RSS

31 Ocak 2017 Salı

GOETHE (IV) YAPITLARINDAN SEÇMELER



İnsanın dostlarına yardım etmesine yarayan şıkırdayan para dışında da bir şeyleri vardır henüz.
(Lehrjahre IV. 8)

Eski dostları tekrar görmemeli, artık onlarla anlaşma olmuyor, herkes başka bir dil konuşmaya başlamış oluyor. İç kültürünü ciddiye alan kimse kendini bundan korumalı; çünkü ortaya çıkacak âhenksizlik bizi rahatsız edecektir ve arada o eski ilişkinin temiz yüzü bulunacaktır.
(F. von Müller, Aralık 1824)


Hayatını kendi uğruna olduğu gibi bir dostunun uğruna tehlikeye atmak övülecek bir şeydir, çünkü an çok önemlidir; ama kendini uzun süre hatta ömür boyunca derde sokmak ve sana ait olan şeyi en azından hayalinde gömmek hiç de tavsiye edilecek bir şey değildir.
(August von Goethe'ye, 19.9.1816)


Tanrılar yeryüzü sakinlerinden birinin başına bir sürü belâ sararsa, o zaman dertli saatlara yardımı olsun diye iyi huylu bir dost yetiştirmeyi unutmazlar.
(Iphigenie A IV, Sz. 21)

İnsan , aynı zihniyette bir arkadaşı aracılığıyla öğrendiği şeyi sanki kendi yaşamış gibi olur.
(W. von Humboldt'a, 26.5.1789)


Yanında eleştirici bir dost varsa, insan çok daha çabuk ilerler.
(Krebel’e, 31.12.1798)

GOETHE ( III ) KİTAPLARINDAN SEÇMELER



Katlanılmış acıların anısı bir zevktir.
(A. E. W.'e 10.11.1767)


Yardıma çağırdığım şey acılardır ... Çünkü onlar dosttur ve iyi öğüt verirler.
(Iphigene A IV Sz 22/ Arkas)


Ben yalnız insanca hissedebilirim. Kendimi tabiatın eline bırakıyorum, o bize şiddetli acıyı kısa süre çektirir, matemi ise uzun süre.
(Katharina Elisabeth Goethe'ye 28.6.1777) (Kızkardeşinin ölümünde).


GOETHE

ALMAN ŞAİRİ GOETHE'NİN EVRENSELLİĞİ

(28 Ağustos 1749, Frankfurt - 22 Mart 1832, Weimar)

 Çev: Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Kültür Bakanlığı Yayınları / 1992


 "Para her şeyi yapar diyen adam / para için her şeyi göze alan adamdır..."

GOETHE






Goethe'nin dehası onun ciltler dolduran ve yalnız şiir, nesir, tiyatro gibi edebîyatın tüm alanlarını kapsamakla kalmayıp botanik, jeoloji, anatomi gibi bilim alanlarına da uzanan eserlerinde ölümsüzleşmiştir. Ama şunu hemen belirtmek isterim ki Geothe'nin yalnız kitapları değil, hayatı da başlı başına incelenmeye değer bir eserdir.

Eğitimine, yetiştirilmesine özen gösteren bir anne babanın varlığı ilk yaşlarda onun kişiliğini belirlemiş, ama Goethe sonra hayatı boyunca kendini sürekli yetiştirmek, hayatı çok çeşitli yanlarıyla dolu dolu yaşamak ilkesini korumuştur.

«Dichtung und Wahreit» (1811- 14) (Şiir ve Hakikat) başlıklı otobiyografisinde, tabiatının anasına ve babasına çeken yanlarını şöyle sıralar: «Babamdan dış görünüşümü ve hayatı ciddi sürdürmeyi, Anacığımdan da şen tabiatımı ve hayal kurma zevkimi aldım».

Gerçekten de Goethe, babasında disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinde de hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme imkânını bularak dengeli bir bütünlükten daha çocuklukta nasibini almıştır. Onun ilk öğretmeni babasıdır. Ondan Latince, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, İbranice dersleri, almış, daha on yaşındayken Aesop'u, Homeros'u, Vergilius ve Ovidius'u tanımış; öte yandan da Şark dünyasına Binbir Gece Masalları'yla girmiştir.

Çocukluk döneminde etkilendiği eserler arasında Alman halk efsaneleri de vardır. Babası çocuklarının din eğitimine önem verdiği için onu ve kardeşini muntazam olarak kiliseye götürür, onlara İncil okurdu. Goethe daha sonraları Hıristiyanlığı katı din kalıpları şeklinde yorumlamayan çok geniş bir din duygusuna ulaşmışsa da İncil'in kendi üzerindeki etkisini her zaman itiraf etmiştir. Çocukluk yıllarına ait önemli bir olay, Yedi Yıl Savaşları'dır ..

GOETHE (II)



Ölümünden sonra Goethe'nin Alman yazarları üzerindeki etkisi, ilginç bir konudur. Çağdaşlarının ve daha sonraki kuşakların Goethe imajı, söz konusu yazarların zihniyetleri ve sanat anlayışlarına bağlı olarak değişiklik gösterir. Goethe'nin Fransız Devrimi karşısında takındığı olumsuz tavır, onun Veimar'da saray çevresinde gördüğü saygınlık, kültür ve zevk düzeyi düşük olan halka karşı duyduğu antipati, elit kişilere ve özellikle bireye verdiği önem, dar anlamda milliyetçi olmayışı,

Fransız işgâli sırasında ortaya koyduğu pasivist zihniyet özel hayatında Christiane Vulpius'la uzun yıllar nikâhsız yaşaması ve nihayet büyüklüğünün, çapının bilincinde bir dehâ olarak çevresindekilere tepeden bakması daha sonraları Goethe'ye karşı tavır takınacak olan yazar ve düşünürlere bu tavırlarını destekleyecek materyal veriliyordu. Goethe'nin ölümünden sonra Almanya'da ortaya çıkan ve edebiyat tarihçileri tarafından 1850 yılına kadar etkin görülen iki edebiyat akımı vardır: Das Junge Deutschland ve Biedermeier.

Birbirinin çağdaşı, ama zıt kutbu diyebileceğimiz bu akımların Goethe imajı da birbirinin zıddıdır. Das Junge Deutschland, en genel çizgileriyle devrimci olduğu için Goethe'nin edebiyattaki egemenliğine karşı savaş açar. Bu ekolün şairlerinden, Heinrich Heine, zıt zihniyetlerinden dolayı kendi adının ilerde Goethe'ninkiyle bir arada anılacağını, bunu Goethe'nin engelleyemeyeceğini söylemiştir (1827)

«Goethe kann nicht verhindern, dass sein grosser Name einst gar oft zusammen genannt werden wird mit dem Namen Heinrich Heine».


Bu iddianın kendini ne dereceye kadar doğruladığı üzerinde tartışılabilir, ama ilginç bir tepki Heine'nin çağdaşı ve hayranı filozof Fecher'den gelir. Reine'nin liriğini över, ama onu Goethe'yle karşılaştırdığında aralarındaki farkı yapıcılık ve yıkıcılık şeklinde saptar :

«Goethes Poesie ist machtig im Schaffen, Reines ist es nur im Zerstören».
Biedermeier, Goethe hayranlığını koruyan bir edebiyat akımı olmuştur. Mesela Adelbert Stifter (1805-1868), kendisinin Goethe'yle boy ölçüşemeyeceğini, ama onunla ruh akrabalığı duymakla övündüğünü söyler :

«Ich bin zwar kein Goethe, aber einer aus seiner Verwandtschaft, und der Same des Reinen, Hochgesinnten, Einfachen geht auch aush meinen Schriften in die Herzen, davon habe ich Beweise, ( ... )

(Brief an Heckenast, 13.5.1804).



Alman realizmi de (Bürgerlicher Realismus) aşırılıklardan kaçınan, tutkular ve coşkulara itibar etmeyen dengeli, ölçülü tutumuyla kendini Goethe çizgisinde görüyordu.

Bu ekolün büyük ustası Gottfried Keller (1819 -1890), Der grüne Heinrich başlıklı eğitim romanına Goethe'nin «Wilhelm Meister» (1795/6) ini örnek almakla kalmaz, roman kahramanı Heinrich'in kişiliğinde Goethe'nin Dichtung und Wahrheit'ından da çok şeyler işler.

Heinrich 30 gün boyunca Goethe okurken Dichtung und Wahrheit' ı «yepyeni parlak bir yıldız» olarak keşfeder. Materyalist dünya görüşü ve proletaryanın bilinçlendirilmesi gibi konularda «Das junge Deutschand»ın devrimciliğini bir üst basamakta uygulayan naturalizm, Goethe'ye karşı soğuk bir mesafeden bakarsa da en büyük temsilcisi Gerhard Hauptmann Goethe'nin kişiliğinden ve sanatından az etkilenmemiştir. Naturalizme zıt akımlar adı altında edebiyat tarihlerine geçen empresyonizm, sembolizm ve yeni romantiklerde Goethe'yi yeniden benimseme söz konusudur. Onun evrensel boyutlarını yeniden vurgulama eğilimi mesela Richard Dehmel' in şu değerlendirmesinde çok belirgindir:

6 Aralık 2015 Pazar

ARAGON

ARAGON / ELSA’YA ŞİİRLER'den

Çev: Sait Maden



SANA
BÜYÜK
BİR SIR
SÖYLEYECEĞİM



Sana büyük bir sır söyleyeceğim Zaman sensin
Zaman kadındır İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi durdurulmuş zamanın işkencesi
Buysa daha beterdir giderilmemiş istekten bitmez tükenmezcesine

Göz susuzluğundan sen yürürken odada
Ve bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler Asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgim dokunurluğun erimi dışında bugün sevgim

Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak bir şey ellerin için kararan bir şey bakışının altında

İşte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim Bu konuşma
Ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim

ARAGON

SÜREKLİ RANDEVU


Daha büyük bir rüzgâra karşı yazıyorum ve kızmasınlar
Sadece şişirilmiş yelken olanlar
Bu rüzgâr daha güçlü eser ve daha kırmızıdır kor

Tarih ve aşkım hep aynı adımlarla yol alıyor
Daha büyük bir rüzgâra karşı yazıyorum hem ne gerek bana
Okumayanlardan buğdayların kumrallığında

Geleceğin ekmeğini ve bana ne gülenlerden benim için her kapı
Senin geçitin olsun ve her gök senin gözlerin
Giden bir tramvay hep bir şeyler götürür senden

Daha büyük bir rüzgâra karşı bulutlu bir havada
İstediğim gibi yazıyorum hem ne yapılabilir sağırlara
Kötü bir oyunda hile gibiyse şarkı söylemek onlar için

Hiç bir aşk yok ki bizim aşkımız gibi olsun
Bana yol göstermekte adımlarının izi
Güneş değil sensin ısıtan beni

Ellerinin renginden anlıyorum güneşi
Aşksız güneş rastlantısal bir ömür
Aşksız güneş bu yarın’sız bir dündür

Ayrılıklar varsa çekip giden hep sensin
Hep bizim aşkımız var ağlayan her bir gözde
Hep bizim aşkımızdır yolu şaşırılmış sokak

Bu bizim aşkımızdır yol kapanınca sensin
Sensin sızlayan yürek hareket edince tren
Sensin tek eldivene eş olacak eldiven

İnsanı solduran her bir düşünce sensin
Uzun uzun sallanan mendiller de sen
Sensin gemilerin güvertesinde giden

Susan hıçkırıklar sen agucuklar sen
Ve akşam eşikteki sessiz itiraflar
Ağızdan kaçan bir fısıltı uykuda söylenen sözler

Yakalanmış bir gülücük uçuşan perde
Bir okul avlusunda uzaktan yankılanışı seslerin
Bir iki üç diye sayan çocuklar ebe sırası kimde

Geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi
Hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi
Şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

Ve söylediğim şarkı da sen o büyük rüzgâr İLE

1947

Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 








LEYLAKLAR VE GÜLLER


Ey çiçek açma ayı ey değişimler ayı
Sen ey bulutsuz Mayıs bıçaklanmış Haziran
Hiçbir zaman unutmayacağım ne gülleri ne leylakları
Ne de ilkbaharın bağrında sakladıklarını hiçbir zaman

Hiçbir zaman unutmayacağım o acı görüntüyü
Tören alayını çığlıkları kalabalığı ve güneşi
Aşkla yüklü tankları Belçika’nın hediyelerini
Titreşen havayı ve arıların vızıltısı ile dolu yolu
Savaştan önce kazanılan erken zaferi
Öpücük kırmızısının önceden haber verdiği kanı
Ve coşkun bir halkın çepeçevre leylaklarla donattığı
Tankların zırhlı kuleciğinde dimdik ölüme gidenleri

Hiçbir zaman unutmayacağım Fransa’nın bahçelerini
Yok olmuş yüzyılların ayin kitapları gibi
Ne de akşamların şaşkınlığını sessizliğin esrarını
Geçtiğimiz yol boyunca uzanan gülleri

Çiçeklerin karşı koymasını bozgun rüzgârına
Korkunun kanadında geçen askerlere
Alaycı toplara çıldırmış bisikletlere
Acemi kampçıların zavallı giysilerine

Ama nedendir bilmem bu imgeler tufanı
Hep aynı durağa geri götürür beni
Sainte-Marthe’a Bir general Kara cıvıltılar
Bir Normandia villası ormanın kenarında
Çıt yok Düşman dinleniyor karanlıkta
Paris’in düştüğünü söylediler bize bu akşam
Hiçbir zaman unutmayacağım ne leylakları ne de gülleri
Ve ne de kaybettiğimiz iki sevdayı hiçbir zaman

Ölümle günün demetleri leylakları Flanders leylakları
Ölümle yanakları süslenen gölgenin tatlılığı
Ve siz bozgun demetleri narin güller
Uzaklarda yangın rengine çalan Anjon gülleri


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet  





 LEYLÂKLAR VE GÜLLER ÜSTÜNE



JOHN W. KNELLER
Çeviren: Gün Anadol




1897’de doğan Louis Aragon’un yazın dünyasına girişi, Birinci Dünya Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıklardan dolayı madalyaya lâyık görüldüğü döneme rastlar. Aragon, Dada hareketinin öncülerinden biri olarak tanınır. Bütün yazınsal değerlerin yeniden gözden geçirilip duygusal, sözbilimsel ve yapay «yazın»a bir başkaldırı olan Dada hareketi aydınlar arasında benimsenmekle birlikte kısa ömürlü oldu. Aragon 1922 yılında Andre Breton ile birlikte gerçeküstücülük akımını başlattı. O günlerde yazdığı ilk gerçeküstücü şiirlerinde yoğun bir şekilde gözlenen gizemli havanın yanı sıra, bu şiirler aynı zamanda insanı içindeki «sonsuz» ile yeni bir ilişkiye davet ederek merak ve şaşkınlık duygularını kamçılayan, böylece insanı değiştirmeye yönelen gayretkeş çabalarının bir ürünüydü.

Qui est la? Ah tres bien- faites entrer l’infini “Kim var orada? Oh, çok iyi, sonsuz’u içeri buyur edin!».

Aragon’un ünü, düzyazı yazarı olarak tanındığı gerçeküstücü döneminde doruğa ulaştı. Siyasal ve toplumsal bir yenilenme ümid ederek Komünist Parti’ye katılması da aynı yıllara rastlar. 1926 yılında yazdığı Le Paysan de Paris (Paris Köylüsü) günümüzün aşırı akılcı modern yaşantısına duyuları ve düş gücünü katmanın gerekliliğini savunan güzel bir öyküdür.

Aragon şiirsel bir dille toplumsal içerikli romanlar da yazmıştır: Les claches de Bâle (1934, Basel’in Çanları), Les beaux quartiers (1936, Kibar Semtler). Nostalji kokan Aurélien (1944) adlı eseri ise kendi gençliğinin yarı-otobiyografik öyküsüdür.

1939-1940 yıllarında bir kez daha askerliğe özenen Aragon, Fransız ordusunun 1940 yılı mayıs ve haziran aylarında Belçika’dan Loire Irmağı’na doğru geri çekilişini bizzat yaşamıştır. Bu arada işgal altındaki Fransa gazetelerinde yayımlanan pek çok şiiri ile yenik ve acılı Fransız halkının duygularını harekete geçirmiştir.

Le créve-coeur (1940, Yürek Yarası), Les yeux d’Elsa (1942, Elsa’nın Gözleri) ve öfkeli bir dille Vichy rejimini alaya aldığı Musée Grévin (1943) bu şiirlerden bazılarıdır.

Louis Aragon, çağdaş Fransız yazınında en çok tartışılan şairlerden biridir.



 Siyasal konular bir yana bırakılırsa, yazınsal konularda bile eleştirmenler arasında bir tartışma kaynağıdır. Bazıları onu çağının en yetenekli yazarlarından biri olarak görürken, bazıları da zarif bir «fiyasko» olarak niteler ve kendine özgü nedenlerle kendine en çok uyan şiir türünü yazmaya yanaşmadığını savunurlar.

«Leylaklar ve Güller» işte bu tür çelişkili görüşlere yol açabilecek bir şiirdir.

Aragon bu şiiri 1940 yılı Temmuzunda Fransa’nın Almanlar tarafından işgalinden bir ay sonra yazmıştır.

Aragon’un şiirinde Victor Hugo’dan bir şeyler vardır: echo sonore, ya da halkın sesi sık sık duyulur. Bu amaçla Ortaçağ’da, ağızdan ağıza anlatılan kısa şiir tarzını çok kullanmıştır. İnsanlara kendileri hakkında birbirlerine anlatabilecekleri şiirler armağan etmekte ne denli başarılı olduğunun kanıtı, işgal altındaki Fransa’ya ait öykülerde olduğu kadar, bu şiirin yayımlandığı Le créve-coeur’ün başarısında da gözlenebilir.

«Leylâklar ve Güller»de birbirine benzer ritm ve uyakların kullanılması, biçimsel olarak simetriye önem veren şairin birbirine benzeyen görüntüler yaratma çabasının sonucudur. Başlangıçtaki ve sonuçtaki dörtlükler, diğer sekiz dizelik bölümlerin içerdiği değişik imgelere bir çeşit çerçeve oluşturur.

«Leylaklar ve Güller» de konu, biçim ile dikkâte değer bir ölçüde uyum içindedir. En baştaki dört dizede şiirin teması açıkça belirtilir: güneşli bir Mayıs’ın çiçekleri olan leylâklar, boş bir ümitle Albert Kanalı’na doğru karşı hücuma geçen ordu kuvvetlerini Fransız halkının yanlış bir iyimserlik içinde coşkuyla selâmlayışını simgeler.

Güller ise, Haziran ayının o korku dolu günlerini, Fransız halkının korkunç yanılgısını «ülkenin sırtından bıçaklanışını» ve askerlerin yenilgisini simgeler.

Başlangıçtaki bu dizeleri izleyen imgelerde kolay anlaşılabilir bir düzen vardır. Diğer üç bölüm ise mutlak bir uyum içindedir. Birincisinde «trajik yanılgı», mayıs ayı ve leylaklarla ilgili imgeler görülür: tören alayı; kalabalık; sevgi yüklü tanklar (muhtemelen askerleri öpmek için tanklara tırmanan genç kızları anlatmaktadır); Belçika’lılar tarafından verilen hediyeler; arıların vızıltısı; yanaklardaki ruj izleri (9-10); tankların zırhlı kuleciklerinde leylaklar arasında ayakta duran tankçılar hep aynı olayı anlatır.



İkinci bölüm geçiş bölümüdür; yanlış anlaşılan işaretlerin trajik ironisi gözler önüne serilir: kargaşa, ürpertici sessizlik; «korkunun kanatlarında» koşan askerler; çılgınca bir panik içinde bisikletliler; ateş etmek yerine düşmanın önünden kaçan etkisiz ve gülünç toplar; Paris’ten kaçan, ancak geceyi geçirmek için bir çadır bile bulamayan halkın zavallılığı dile getirilir. Bu üç uzun bölümün sonuncusunda bir film şeridi gibi gözler önünden geçen görüntüler aniden 14 Haziran 1940’ta Paris’in düştüğü gece Normandiya’da Evreux yakınındaki küçük bir köyde, Saint-Marthe’da durur. En son dörtlük, birinci dörtlüğün özetini verirken, uzun bölümlerin canlandırdığı görüntüler, daha önce belirlenen çerçeve içinde kısa bölümlerin sunduğu sembolizme temel oluşturur.

Okuyucuya pek de yabancı olmayan bütün bu imgeler arasında bazıları da tamamıyla anlaşılamaz. Örneğin, nasıl olur da, bahçeler tarihsel din kitaplarını andırır? Acaba düzenli, rengarenk bahçeler, Şair’e Ortaçağ’a ait yazıları ya da parlak ciltli dua kitaplarını mı anımsatmıştır?

28. dizedeki «iki sevda» kimi ve neyi hatırlatır? Bunlar yoksa Aragon’un sık sık söz ettiği iki tutkuyu, vatanı ve karısı Elsa Triolet için duyduğu aşkı mı dile getirir? Şiirin içeriğinden bunun böyle olmadığı anlaşılır. Belki popüler bir şarkının ilk dizeleridir bunlar:

J’ai deux amorus,/ Mon pays et Paris (İki aşkım var, Vatanım ve Paris). Yoksa şair iki çiçek ile simgelenen yitik hayallerini mi anlatmaktadır? Bu yorum diğerlerine oranla daha anlamlıdır: leylaklar, zaferin yanlış müjdecisi, güller ise yenilginin sahte yorumcuları olabilir.

Son dörtlükteki «Flanders leylakları» anlaşılabilir bir imgedir, zira Mayıs birlikleri, Almanların bir kanadını çevirmek için harekete geçtiğinde, o bölgeden ilerlemişti. Fakat «Anjou güllerinin anlamı nedir? Aragon hiç şüphesiz bu isimle anılan bir gül türünden söz etmemektedir. Mütareke, Paris’in kuzeydoğusunda Compiegne’de imzalanmıştı. Şair ise bu şiiri yazdığında Dordogne’de, Javerlhac’da bulunmaktaydı. O halde Batı Fransa’daki eski bir dükalıktan söz edilmemektedir. Bu belki de Şair’in diğerlerine uyak olsun diye seçtiği Normandiya’daki geri çekilme hattının dışında kalan tek bir bölgenin adıdır. Sonuç olarak, bazı önemsiz biçem kusurları dikkate alınmazsa, «Leylaklar ve Güller»in biçimsel güzelliği, ona çağımızın en anlamlı savaş şiirlerinden biri olma özelliğini kazandırır. Öyle ki, savaşı yaşamamış olanlar bile uzun süre bu şiirin etkisinden kurtulamayacaktır.

ARAGON

ARAGON



ELSA SEVDASI


KORKUNÇ KORKULAR YAŞIYORUM

1


Korkunç korkular yaşıyorum
Yazdığı o üç satır yüzünden
Eldivenleri masanın üzerinde
Bir karakedi yolumdan geçen

Kuş, yıldız ya da merdiven
Her şey buz gibi kötü bir işaret bana
İnsana korku veren bir dille
Ondan söz eder bütün bir dünya

Cuma’nın bana bıraktığı bu
Cumartesi O’nunla ne yapacak kimbilir
Çekinirim bir sözcük O’nu incitir diye
Söylenen her şey bana korku getirir

Hem öyle niçin sessizliğe bürünmek
Yandaki odada durup dururken
Bir sırdır Onun bu suskunluğu
Benim için farkı yok işkenceden

Korkunç bir korkuyla çekinirim ben
Var olabilen hemen her şeyden
Yanlış anlaşılabilen bir cümleden
Kaldırım taşlarından kiremitlerden

O uyuyor bense ölmüş sanıyorum
İşte bir önseziş daha
Kalbim bir kapı gibi çarpar


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 





 2

YAĞMUR
DAMLALARINI
KISKANIRIM



Yağmur damlalarını kıskanırım
Öpücüklere fazla benzediğinden
Her parlak şeyin gözleri
Kıskanmak için haklı bir neden

Kıskanırım kıskanırım
Arıların sokmalarını bile
Kıskanırım unutkanlığı ve belleği
Uykuyu ve terkedilişi de

Seçmiş olduğu kaldırımı
Rüzgârın okşayan ellerini
Benim o diri kıskançlığım
Düş görürken uyandırır beni

Kıskanırım bir şarkıyı bir sitemi
Bir nefesi ve bir sızlanmayı
Kıskanırım kıskanırım sümbülleri
Hoş bir kokuyu bir anıyı

Kıskanırım kıskanırım heykelleri
Boş ve fettan bakışlarını
Kıskanırım susmaya görsün
Kıskanırım önündeki boş kağıdı

Bir gülüşü ya da bir övgüyü
Bir ürperişi kış gelince
Değiştirdiği elbiseyi


Bir an için dışarıya çıkınca

Kömür tozlarıyla dolu bu dünya
At tekme atar ısırır köpek
Sen deli misin Giyiniyorsun
Sokağa çıkacaksın demek

Sokağa çıkacaksın ne serüven
Hem de bensiz kötü bir oyun bu
Öylesine korkarım arabalardan
Ateş kadar korku verir bana su

Günlerimin tümü O’nunla dolu
Evren ise O’nun yansımasıdır
Kırlangıçların hemen ardında
Gökyüzü olduğu gibi kalır

Cezayir menekşelerinin sapıklığı
Parmaklarının arasındadır gözleri
Elleriyle soğuktan bembeyaz olmuş
Damların üstündeki karlar gibi


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 






 4

SENİN İÇİN



Hatırlarım bir zindanı
Hiç bir şeye benzemeyen
Bir mezarlık hatırlarım
Farkı yoktur memleketten
Biraz kan o meydanda
Geçenlerin ayağında
Hatırlarım ben bu garı
Orda üstleri aranan
Şaşkın düşmüş insanları
Askerleri kül renginde
Paris’in güzel çölünde
Hatırlarım binlerce şey
Bir ölüyü uyur gibi
Yolcular acele etti
Tren devrilmişti sanki
Akşam yakılan bu köyden
Kapkara bir tablo çıktı
Acınası o üç mezar
Hatırlarım hatırlarım
Tekrarlamak bir şey değil
Kulak verilen radyoyu
Yolda bir adımı dostu
Yalancı mıdır anılar
Her şey basit mi o kadar
Alev bilir ancak külün
Eskiden ne olduğunu
Elsa senin için işte
Söylemekteyim bunları
Bu yangın anılarını


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet



ARAGON



ARAGON

Pierre Gamarra ve Charles Dobzynsky
Europe Komitesi Adına / Çev: Metin Cengiz


Broy / Aylık Şiir Dergisi / Sayı:15




Bizi noel günü terk etti. İlk kar, otuz yıl önce Eluard icin yağmış olduğu gibi Paris’in üstünde tozutmuştu. Son saygı günü Colonel Fabien meydanında, bu son eylül gününde, tuhaf bir sabah güneşi, Niemer’in cam yüzünü, Aragon’un bayrağa çarpan portresini ve onun sessiz kalabalığa çevrili, her biri kendisi için mırıldanan şarkısının sözleri gibi gülücüklerini ve bakışlarını aydınlatıyordu.

Ayrılık günü, bize olduğu gibi, Avrupa’ya, -Jean-Richard Bloch’la güçlenen 1946’daki dirilişine ve ona zorunlu olan Avrupa’ya- da gelmişti. Hemen hemen içimizden hiç kimse, Saint-André-des arts Caddesi’nden Richelieu Caddesi’ne ve bizim Faubourg-Poissonnerie’deki büromuzda şaşırtıcı sözleriyle bir o yana bir bu yana giden, öfke ve bu en uçtaki duygu ve sezgi adamını, bu sazlık inceliğini, bu civadan varlığı unutmayacaktır.

Son yıllarda bile imgesi aramızda dolaşıyor. Öyle ki, büyülenmiş bir şekilde, artık onun bize söylediği ile düşlediği şey arasındaki sınırın ne olduğunu bilmiyoruz. Ondan söz edildiğinde, her birimizde değişik olan, ama aynı ışıkla aydınlatılmış anılar dalga dalga yayılıyor. Bu adamda bir çokseslilik vardı. Deha diye çağırdıkları bu sonsuz büyüklük onda çekicilik, çılgınlık, derinlik ve sözün olağanüstü kullanımıyla en son noktasındaydı.

Çalışma yaptığı bütün alanlarda: şiirde, düzyazıda, sanat eleştirisinde, politik yansımada ve felsefi düşünmede ... Aragon’un dehasını, parıltısını ve yaygınlığını sınırlamak kolay değildir. Çağımızın edebiyatı, her biri, onu yeniden tanıyarak ondan silinmez izler taşıyor.

Zenginliği ve özgünlüğüyle karşılaştırılamayan trajedileri ve aşklarıyla günümüzün bütün yankılarında çınlayan bir yapıttır bu. Ve sürrealizm ve dadaizm hareketlerinden bu yana, şairlerin onuru olan direniş hareketine ve nihayet çok yenilikçi keşiflerine ve Elsa’nın Mecnunu’nda, yazıya büyüsel bir biçimde konmuş hikâyedeki lirizmde olduğu gibi çağdaş yapıntısına kadar hiçbir şeyle, hatta kendi hareketi ile bile karşılaştırılamaz.

Fransız dili Aragon’la kıpırdadı değişti artık. Bugün bu dil, o Paysan de Paris’den, La Semaine Saint’e, Aurelien’den La Mise a la Mort’a, Le Mouvement Perpetuel’den Créve-Coeur’e, imgeleme gücünün ve canlı bir geleneğin ikili gelişmesinin canlı simgesi olan bu yazından sonra aynı değil artık. O, Birinci Dünya Savaşının kıyımına karşı isyan içinde, sürrealist itirazla, öncülerinden biri olan Arthur Rimbaud gibi yaşamı değiştirmek isteyen yazarlardandı. Öncelikle edebiyatı değiştirmek gerekirdi.

Aragon, Breton, Soupalt, Tzara ve Eluard’la kendisine vergi olan bu nobranlık ve meydan okumayla edebiyata katkıda bulundu. Ancak bu isyan onu başka ufuklara, Ekim 1917 Devrimi ve nitekim Cumhuriyetçi İspanya’nınki gibi değişik ufuklara götürdü. Düşünce özgürlüğü ve barış için çalışacağı Europe’ta kendini Jean-Richard Bloch gibi yazarların yanı başında buldu. Bu yaşamın sürekliliği içerisinde, Aragon’un çok kesin ve eşsiz sesi, daha o zaman, işgalin kara günleri boyunca kurtarıcı bir kavganın ve onuru kırılan bir ülkenin acısının yankısı olacaktı.

Eylem adamı ve yazar, onda derin birliklerini buldular. Aragon, yeniden dirilişin buluş ve anlama alanının olduğu kadar, Ulusal Yazarlar Komite’sinin, Yasadışı Fransız Edebiyatı’nın, daha sonra Birleşmiş Fransız Yayımcılarından biri olarak yöneteceği Fransız Kitaplığının yaratıcılarından birisiydi de.

Bu tanık, çağının bu aktörü, orda yüceliklere ve çelişkilere, gençliğinin politik seçimlerine bağlılığıyla, umutlar gibi hatalara kendini verdi ve saptadı. Direnç ve tutkuyla, kültür adamı ve eylem adamı niteliğini, bu ikili eğilimi üstlendi. Ancak o, sözcüklerin gücüne, en yaşlı dönemine kadar, Tiyatro-Roman’la yepyeni buluşların alanı olan bu avant-garde yapıtla ortaya koyduğu sanatına var gücüyle inanıyordu. Kendi genişliği ve karşıtlığı içinde Aragon’un şarkısı unutulmadan kalacaktır hep. O, Fransız şiirine yeni bir anlam ve kan verdi. Şiir, Hugo’dan bu yana asla halktan gelen çınlayışı duymadı. Ve hiç kimse, gelecek kuşaklarda, onun sevdiği gençliğin dudaklarında bu yankının sürüp gideceğinden kuşkulanamaz.

ARAGON


LOUIS ARAGON





Fransız şair, romancı. Gerçeküstücülük hareketinin kurucularından ve Fransız toplumcu edebiyatının önde gelen temsilcilerindendir.

3 Ekim 1897’de Paris’te doğdu. Annesi ile babası ayrıydı; annesi babasının varlığını sakladığı gibi kendisini de ablası olarak tanıtmıştı. Aile 1904’te Neuilly’ye taşındı, 1908’ de Saint- Pierre Lisesi’ne giren Aragon, çok başarılı bir öğrenciydi. 1914’te tıp eğitimine başladı. Üç yıl sonra, 1. Dünya Savaşı’nın son yılında askere alındı, kendisi gibi tıp öğrencisi olan Andre Breton’la tanıştı.

1918’de cephede gösterdiği yararlıklardan ötürü madalya aldı. Paul Eluard ve Philippe Soupault ile tanıştı. Terhis olduktan sonra yeniden başladığı tıp öğrenimini 1921’de yarım bıraktı ve kütüphaneci olarak çalışmaya başladı. 1923 ‘te Giverny’ye yerleşti, üç yıl önce katıldığı Dadaizm hareketinden kopmaya başlamıştı. Ertesi yıl Breton’ un yayımladığı “Sürrealizm Manifestosu” ve Revolutian Sürrealist dergisi doğrultusundaki görüşlere katıldı. Ancak 1928’den sonra estetik ve politik görüşlerinde büyük bir değişim başladı. Aynı yıl evlendiği romancı Elsa Triolet ile SSCB’ye gidip bir yıl orada kaldı. 1930’da Harkov’da toplanan Devrimci Yazarlar Kongresi’ne katıldı. 1932’de artık Breton’dan ve Gerçeküstücülük hareketinden bütünüyle kopmuştu. Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) yayın organı l’Humanité’de çalışmaya başladı. Ertesi yıl Birinci Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’ne katıldı.

1935’te Paris’te toplanan Kültürün Savunulması İçin Dünya Yazarları Kongresi’ne katıldı. Ertesi yıl Ce soir gazetesinin yönetimini ele aldı. 1939’da çıktığı New York gezisinden döndüğünde yeniden askere alındı. Nazi işgaline karşı örgütlenen Fransız direniş hareketine, değişik bir kimlikle gittiği Güney Fransa’da katılan Aragon, gizlice basılıp dağıtılan şiirleriyle büyük ün kazandı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’e dönüp çeşitli sol dergilerin yönetimini üstlendi. 1950’de FKP Merkez Komitesi üyeliğine seçildi. 1968 Mayıs olaylarında öğrencilerin gösteri ve toplantılarında konuşmalar yaptı. 1969’da Goncourt Akademisi’ne girdiyse de, kısa bir süre sonra buradan ayrıldı. 1970’te eşi ve politika arkadaşı Elsa Triolet’nin ölümü Aragon’u çok sarstı. 1977’de Ekim Devrimi’nin altmışıncı yıldönümünü kutlama törenlerine resmi Fransız temsilcisi olarak katılan Aragon, son yıllarda yalnızca eski yapıtlarının yeni basımlarını hazırlıyor, kimi konferans ve TV konuşmalarına katılıyordu.

Ocak 1983’te, Paris’te öldü.



Aragon ilk yazı denemelerine çok küçük yaşlarda başlamıştı. Şiir konusundaki görüşlerini cephede tanıştığı Breton’la birlikte geliştirdi. İlk şiirlerini 1918’de Nord-Sud dergisinde yayımladı. Bu şiirler Tristan Tzara’nın öncülük ettiği Dadaizm akımının etkisi altındaydı. Toplum kurallarına, savaşa ve geleneklere karşı oldukları kadar, şiirin o güne değin süregelmiş olan kurallarına da karşı olduklarını belirten Dadacılar, bu karşı çıkışlarını anlamsızlığa dek vardırıyorlardı. Aragon’un 1920’de ilk şiir kitabı Le Feu de Joie “Kıvanç Ateşi” ve bir yıl sonra da romanı Anicet au le Panorama (Anicet) yayımlandığında büyük yankılar uyandırdı, dönemin usta yazarlarından olumlu eleştiriler aldı.

Aragon, 1924’te Dadaizm’den ayrılarak, Breton’la birlikte Revolution Surrealist dergisinde, Gerçeküstücü akımın öncülüğünü yapmaya başladı. 1925’te yayımlanan Le Paysan de Paris (“Parisli Köylü”), bu akımın başyapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

1928 yılı Aragon’un yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Mayakovski ve sevgilisi Lili Brik’in kızkardeşi romancı Elsa Triolet ile tanışması, şairin tüm yaşamını dolduracak bir sevginin ve bundan sonraki şiir serüvenini belirleyecek olan dünya görüşünün oluşumunu başlattı.

Aragon Marxist düşünceyle daha önceleri de ilgilenmişti; ancak 1928’den sonra bu öğreti yaşamını yönlendirmeye başladı. Gerçeküstücüler’le ilişkisini kesen şair, şiirinde geleneksel lirik biçimlere yöneldi. Bu dönem şiirleri üç ana tema etrafında toplanır: Bir toplum biçimi olarak sosyalizmi öven şiirleri; özellikle savaş ve direniş günlerinin yurtseverlik şiirleri; eşi Elsa’da somutlanmakla birlikte, dünyaya, yaşama, doğaya yönelik sevgi şiirleri.

Le Monde Réel (“Gerçek Dünya”) başlığı altında yazdığı bir dizi romanda ise Avrupa burjuvazisinin içten içe çürüyüşünü, işçi sınıfının yaşam koşullarını ve isteklerini dile getirdi. Bunlar arasında en başarılısı sayılan La semaine sainte (“Kutsal Hafta”) adlı romanında, 1810’lar Fransası’nı Marxist bir bakış açısıyla sergiledi. Yazdığı çok sayıda makale ve deneme yazısında ise klasik yazarları yeniden değerlendirdi; Sovyet edebiyatçılarını Fransız okurlarına tanıttı.

Louis Aragon Avrupa’nın çarpıcı değişimler geçirdiği, birbirini izleyen kuşakların değişik sanatsal ve siyasal arayışlar içinde olduğu uzun bir dönem boyunca, çok yönlü kişiliği ve güçlü kalemiyle, değişik sanatsal eğilimlerden hem etkilendi, hem de başkalarını etkiledi. Aragon gençliğinin bireysel başkaldırısını “otomatik yazı” denilen gerçeküstücü teknikle dışavururken akılcı ve devrimci, en politik şiirlerini yazarken özgün ve duyarlı olmayı başarmıştır.



MUTLU AŞK YOKTUR


İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım
Ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin

Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 





  ELSA'NIN GÖZLERİ


Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerinin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdayların üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın karılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar.

...............

Ben bu radiumu bir pekbilent taşından çıkardım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Peru'mdur benim Golkond'um Hindistan'ım

Kâinat param parça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.


Orhan Veli KANIK

19 Ağustos 2014 Salı

FURUĞ FERRUHZAD / Elif Şafak



Düzene meydan okuyan bir kadın şair


Sene 1935. Bir kız çocuğu geldi dünyaya, Tahran´da. 7 çocuklu bir ailede büyüdü ama kardeşlerinden de yaşıtlarından da farklıydı. Sorgulayan gözleri, büyümüş de küçülmüş sözleri ve dinmeyen merak duygusuyla kabına sığamayan taşkın sular gibiydi. Kitap okumaya, resim yapmaya, dünyayı anlamaya, her şeyden çok sanata düşkündü. Büyüdü Furuğ Ferruhzad (Forough Farrokhzad) oldu.

O zamanki İran bugünkü rejimden farklıydı elbet ama benzer şekilde kapalı bir toplumdu. Çok erken evlendi Furuğ. Henüz 16 yaşındaydı. Kocası mürekkep yalamış, kalem erbabı, entelektüel bir adamdı. Birlikte kitaplarla doldurdular evlerini. Bir sene sonra bir oğulları oldu. İsmini Kamyar koydular. Ne var ki çok sürmedi bu evlilik. 2 sene sonra geçimsizlik sebebiyle ayrıldılar.

Furuğ´un o dönemki İran´da yazıp yayınladığı inanılmaz bir şiir var. Günahlar ve günahkârlar üzerine. İlk dizesi şöyle: Ben bir günah işledim." Bu şiirde genç kadın bir başka erkeğe olan ilgisinden, aşkından ve onunla yaşadığı gizli ilişkiden bahseder. Bir anlamda kendini ifşa eder, özeleştiride bulunur. Şiir yayınlanır yayınlanmaz yer yerinden oynar. Hem toplumun farklı kesimlerinden inanılmaz ağır ve hakaretamiz eleştirilere maruz kalır hem de kendi evinden, bilhassa kaynanasından. Oğlunun vesayetini kaybeder, çocuğunu görmesi bile yasak edilir. Kirli, namussuz bir kadın gözüyle bakar ona toplum, Ne gariptir ki Furuğ en çok da entelektüel kesim tarafından dışlanır. 1955 senesinde ilk şiir kitabı yayınlanır. Yüreğinden, benliğinden, derinden gelen kelimelerle yazar Furuğ. Her dizesi bir feryattır.
Olabildiğine ataerkil bir toplumda genç ve dul bir kadın olarak yaşamak zordur. Hele onun gibi kategorilere sığmayan, özgürlüğüne düşkün biri için. Kendi ayakları üzerinde durmakta kararlıdır. Yazmaya devam eder. Peşpeşe 2 kitap daha yayınlar. Birinin ismi Duvar, ötekinin ismi ise İsyan.

İRAN´DA CÜZAMLI OLMAK
Yazı dışında sanatın diğer alanlarına da ilgisi ve kabiliyeti vardır, bilhassa resim ve sinema. 1962 senesinde bir belgesel çeker. Konu: İran´da cüzamlı olmak! O günkü toplumda bir cüzamlı olarak yaşamanın ne olduğunu anlatır kamerasıyla. İnanılmaz etkileyici bir eser çıkar ortaya. Üst üste uluslararası ödüller alır. İşin ilginç yanı Furuğ bu belgeseli çekerken hakikaten gidip cüzamlılarla yaşamış, onlarla beraber kalmıştır. Üstelik cüzam hastalığının bulaşıcı olduğuna İnanıldığı bir dönemde. Derken çekimler esnasında bir oğlan çocuğu dikkatini çeker. Hem annesi hem babası cüzamlı olan tatlı, iyi huylu bu oğlanın adı Hüseyin´dir. Furuğ´un yüreği sızlar. Çocuğu evlat edinmeye karar verir. Ailesi de onaylar. Furuğ oğlanı alır evine getirir, yedirir, okutur, büyütür. Bir deli kadındır Furuğ. Yüreği dipsizdir, hayalleri hudutsuz. Ona "günahkâr" diyen insanların anlayamayacağı bir başka boyuttadır.


1963 senesinde bir kitap daha yayımlar. İsmi "Bir Başka Doğum". İran şiirinin en önemli eserlerinden biri kabul edilecektir. Avrupa´da bir İranlı, İran´da bir Avrupalı olarak yaşar. Yaratıcıdır, yalnızdır. Oğullarını ihmal eder ama çok da sever onları; erkeklerle ilişkileri hep iniş çıkışlıdır, hep hayal kırıklığı. Kendi kendini tüketen bir fitil gibidir. Bir de maalesef hız düşkünüdür Furuğ, en sevdiği şey arabasına atlayıp tam gaz son sürat yol almaktır. İçinde bulunduğu toplumu ağır aksak, kapalı ve tekdüze bulur, hiçbir şey yetmez ona. Yetinmeyi bilmez. Hep daha çok hız yapmak ister. Hep daha öteye varmak. Sonunda bir gün gene yolda hız yaparken bir trafik kazasında hayatını yitirir.


İran´da şeriat rejimi Furuğ´un tüm kitaplarını yasaklar. Ama onu merak eden, anlamak isteyenlere araştırmacı ve profesör Farzaneh (Ferzane) Milani´nin çalışmalarına bakmalarını hararetle tavsiye ederim. İran asıllı Amerikalı kadın akademisyen inanılmaz bir emek, disiplin ve sevgiyle Furuğ hakkında yazmakta. Kitabının ismi

Peçeler ve Kelimeler.
Genç kızlarımızdan hep mektuplar alıyorum. Haklı şikâyetleri var. Bulundukları ortama ya da çektikleri zorluklara dair. Eğer bu yazıyı okuyan, okuyup da yazar olmak, şair olmak, yönetmen olmak, müzisyen olmak, sanatçı olmak isteyen, lakin çevrenin baskısından ya da insanların hoşgörüsüzlüğünden dolayı morali bozulan genç kızlar varsa, ufacık bir şeyi hatırlatmak isterim. Furuğ nam bu delifişek kadın bütün bunları 1940´ların, 1950´lerin İran´ında yapabildiyse, çıkıp da "Ben şairim" diyebildiyse, sözünün arkasında durabildiyse, bugünün Türkiye´sinde katbekat daha fazlasını başarabilir kadınlar. Birbirimizin hayatlarından, hikâyelerinden, sanatlarından, sevaplarından ve bazen de hatalarından dersler çıkararak, feyz alarak ilerleriz.



22 Mayıs 2011

18 Ağustos 2014 Pazartesi

OTUZ YAŞ INGEBORG BACMANN

MANHATTAN’IN İYİ TANRISI adı altında topladığı radyo oyunlarının yanısıra ve OTUZ YAŞ adlı çok beğenilen bir öykü kitabı vardır. Heidegger varoluşçuluğunun etkilerini taşıyan; otuz yaşına dek kendisiyle hiç yüzleşmeden, hazır bulduğu kurallar içinde yaşamanın oluşturduğu kapanın farkına varan bir kadının kendisiyle hesaplaşmasını ele alır...


“Otuzuna basmış birisi için genç denilir hala.. Ama böyle bir kimse, kendisinde herhangi bir değişiklik farketmemesine karşın, bu konuda kararsızığa düşer; kendisini genç olarak göstermeye bundan böyle hakkı olmadığını sanır adeta.. "

"Bir sabah uyanır, sonradan unutacağı bir gün uyanır ve birden, üzerinde güneşin sert ışınları, yeni başlayan bir gün için her türlü silah elinden alınmış, yatakta yatıyor bulur kendini, bir türlü doğrulup kalkamaz. Kendini korumak için gözlerini kapatınca gerilere doğru düşmeye başlar ve yaşadığı her anla birlikte bir baygınlıktan içeriye doğru sürüklenir. "

"Çöker, boyuna çöker aşağılara, oysa çığlığı sese dönüşemez (çığlık gücü bile alınmıştır elinden, herşey elinden alınmıştır...) ve düşer dipsiz derinlere... derken kendini yitirir, varlığına ilişkin bütün sanıları dağılıp çözülür, söner ve yok olur. Ama yeniden bilinçli durumuna kavuşup titreyerek düşünmeye başladı mı, yeniden bir canlılık kazanıp, çok geçmeden ayağa kalkarak gün içerisine çıkması gereken bir kişi oldu mu, yeni ve harikulade bir güç keşfeder kendisinde... "

"Şimdiye kadarki gibi, falan filan şeyi anımsayışı umulmadık anda ya da kendisi öyle istediği için olmaz; bütün geçmiş yıllarını, yüzeysel ya da derinliğine yaşanmış yıllarını ve bütün yıllar boyunca yaşadığı yerleri acı veren bir zorlamanın altında anımsamaya başlar."

"Kim idi?.. Kim olmuştur?.. Bunu görebilmek için anımsama ağını serper... kendi üzerine serper ağı.. ve kendisini hem av, hem avlayıcı olarak zaman eşiği üzerinden çekip berilere alır. Çünkü şimdiye kadar yalnızca dünden bugüne yaşadı, her gün bir başka denemede bulundu ve kötülükten uzak kaldı. Karşısında pek çok olanaklar gördü... ve sözgelişi herşey olabileceğini düşündü..."

"Büyük bir adam... bir yol gösterici.. bir dahi filozof..."

"Ya da hareketli, elinden iş gelen bir insan; üzerinde triko bir gömlekle kendini köprü yapımında gördü... inşaat alanında tere batmış durumda dolaşırken, araziyi ölçerken, bir sefertasından koyu bir çorbayı kaşıklarken, işçilerle içki içerken gördü... ve sustu hep, çok konuşmasını beceren bir kişi değildi."

"Ya da toplumun çürümüş kagir temelini kundaklayan bir devrimci olarak gördü kendini; ateşli, güzel konuşan, her atak davranışa hevesli biri olarak gördü... Karşısındakileri hayran bırakıyor, hapishanelere düşüyor, çileler çekiyor, başarısızlıklara uğruyor, sonunda savaşıp yengilerin en yücesini ele geçiriyordu."

"Ya da kökü bilgeliğe dayanan bir aylak oldu; müzikte, kitaplarda, eski el yazmalarında, uzak ülkelerde zevk, yalnızca zevk peşinde koştu; sütunlara sırtını dayadı, çünkü yalnızca bir hayatı vardı yaşanacak, bu tek ben’i vardı harcanacak, mutluluk ve güzelliğe aç, mutluluk için yaratılmış ve saltanatın her çeşidine düşkün..."

"En aşırı düşünceleri, düşleri, tasarıları bu yüzden yıllar yılı kafasında yaşatmış, pek genç ve sağlıklı biri olup önünde henüz çok zaman var göründüğünden, karşısına çıkan her geçici işe evet demişti. Sıcak bir yemek karşılığında öğrencilere ders vermiş, gazete satmış, saati beş şilin üzerinden kar kürelemiş ve bir yandan Sokrat öncesi Yunan filozoflarını okumuştu. Müşkülpesent olmaması gerektiğinden bir firmaya öğrenci işçi olarak girmiş, sonra buradan çıkıp bir gazeteye kapılanmıştı; yeni bir diş deliciyle, ikizler konusunda yapılan araştırmalarla ve Stephan Kilisesi’nin onarımıyla ilgili olarak röportajlar hazırlatılmıştı kendisine.."



"Her fırsatta bir dostluğa, bir sevgiye, bir öneriye evet demiş ve bütün bunları da eğreti olarak, sonradan yine hayır demek üzere yapmıştı. Dünyayı işine son verebilir, kendisini işine son verebilir bir nesne olarak görmüştü hep."

"Şimdiki gibi otuzuncu yaşın eşiğinde perdenin kalkacağından, kendisi için başlama yaşının verileceğinden ve günün birinde şimdiye kadar neler düşünüp neler yapabildiğini göstermesi, ne önem verdiğini açıklaması gerekeceğinden bir an olsun korkmamıştı. Binbir fırsattan belki de bininin şimdiye kadar çar çur edildiğini, elden kaçırıldığını ya da içlerinden ancak biri kendisi için geçerli olduğundan çaresiz bunları kaçırmak zorunda kaldığını asla düşünmemişti."

"Asla düşünmemişti ki..."

"Hiç bir şeyden korkmamıştı."

"Kendisinin de kapana kısıldığını ancak şimdi anlıyordu.
Yağmurlu bir temmuz günüyle otuz yaş başlıyor. Eskiden doğduğu bu aya, ilkyaza, sıcakları ve yıldızların olumlu etkilerini müjdeleyen kendi burcuna tutkundu."

"Burcuna tutkun değil artık."

"Bir tedirginlik çullanıyor üzerine. Bavullarını hazırlamalı, odasını, çevresini, geçmişini, terketmeli. Sadece bir geziye çıkış olmamalı bu, buralardan temelli ayrılıp gitmeli. Bu yıl özgür olmalı, herşeye senin olsun demeli, yerini yurdunu, dört duvarı insanları değiştirmeli. Eski hesapları temizlemeli... Herşeyden kurtulmalı, özgür olmak için yapmalı bunları.. Roma’ya gitmeli, kendini en özgür hissettiği ve yıllar önce uyanışını, gözlerinin sevincinin, ölçütlerinin, ve ahlak duygularının uyanışını yaşadığı kente yollanmalı."

"Çevresindeki insanlardan kendini çözüp alacak ve elden geldiği kadar yenilerine gitmeyecek. İnsanlar arasında yaşayamaz artık. İnsanlar onu felce uğratıyor, diledikleri gibi ona biçim vermişlerdir. İnsan bir süre bir kentte kalınca, pek çok kılıklar, sözde kılıklar altında dolaşmaya başlıyor ve “kendi kendisi” olma hakkını gittikçe yitiriyor. Dolayısıyla bundan böyle gerçek yüzüyle görünecek ve artık hep öyle kalacak. Uzun zamandır oturduğu bu kentte böyle bir şeye kalkışamaz, ama özgürlüğüne kavuşacağı o kentte bunu yapacak."

"Bazan seni istemelerine ve senin işe yaramana karşın, bazan senin şu ya da bu kimseye sempati duyup başkalarını gereksinmene rağmen, yine de bütün davranışlarda tatsız bir yan var... artık baş ağrılarıyla ortada dolaşamıyorsun.; hemen bu aşağılayıcı bir antipati olarak yorumlanıyor... Bir mektubu kendini beğenmişlikle, umursamazlıkla karşılıksız bırakamıyorsun. Hiç bir söz vermeye karşıdakileri kızdırmadan gecikemiyorsun artık..."

"Ama nasıl başlamıştı? Topluluk yaşamının o çekişmeli havasına kendini kaptırdıktan hemen sonra dostluk ve düşmanlık ağlarının egemenliği, vesayeti altına girmişti. Cesaretsizliğiyle o günden bu yana çifte bir hayatı geliştirmiş, kısaca yaşayabilmek için çokgen bir hayatı sürdürmüş değil miydi? Artık herkesi, her kişiyi ve çok kere kendi kendini aldatmıyor muydu?"

Afşar TİMUÇİN - FİLİSTİN ŞİİRİ

Siyonizm, Filistin' de bir Yahudi devleti kurma ülküsüydü. Bu ülkü, Macar Yahudisi Thedor Herzl'in 1895'te yayımlanan Yahudi Devleti adlı eserinde açıklanmıştır. Herzl, 1897'de Basel'de ilk siyonist kongresini topladı, ayrıca Filistin'de topraklar satınalma hazırlıklarını başlattı, Adını Kudüs'teki Sion dağından alan siyonizm, bugün dünyamızın bir parçasını kana bulayan önemli siyasal olayların temelinde yatan bir varolmak için yoketme inancıdır. Suçsuz insanlar arasına kin tohumları ektikten ve acımasız düşmanlıklar geliştirdikten sonra dünyaya gözlerini kapayan Herzl, ülküsünün gerçekleştiğini göremedi; ama onun yolunda yürüyenler bu ülküyü büyük devletlerin koruyuculuğu altında gerçekleştirdiler. Böylece, Filistin'in pek kanlı ve pek acılı tarihine yeni acılar eklendi.

Filistin, Yakındoğu'da, Suriye çölü, Lübnan ve Akdeniz arasındadır. Yedinci yüzyıldan günümüze kadar çok savaşlar gördü, ikide bir el değiştirdi, gün oldu haraç verdi, gün oldu üs diye kullanıldı. İlkin Arap istilasına uğradı: Halife Ebubekir zamanınnda Amr İbnül As büyük bir orduyla Filistin'e girdi (634), karşısına çıkan Romalıları yendi, Kudüs'ü aldı (637). Ülkenin fethini bundan sonra Muaviye tamamladı. Artık Filistin, büyük vergiler ödeyen bir gelir kaynağıydı. Onaltıncı yüzyıl başlarına kadar Arapların elinde kalan Filistin, Mercidabık savaşından sonra Osmanlılara geçti (1516).

Osmanlıların burada kurduğu sancaklar, bir zaman sonra emirliklere dönüştü. Bununla birlikte Osmanlılar Filistin'i ellerinde tuttular, hatta onu Napolyon Banapart'a kaptırmama başarısını gösterdiler (1799). Ne var ki, Osmanlı devleti gerilemeye başlamış ve topraklarını koruyamayacak duruma düşmüştü. Filistin bu ara el değiştirdi: Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa bütün Filistin'i aldı. Filistin 1840'a kadar Mısır'ın yönetiminde kaldı, sonra gene Osmanlılara geçti. 1916'da İngilizler Filistin'in fethine giriştiler, bu fetih kanlı çatışmalarla birkaç yılda tamamlandı.

İngilizler Filistin'in fethine giriştiğinde Herzl çoktan yummuştu gözlerini. Ama onun ve onun gibilerin ektiği tohumlar hızla filizlenmiş ve Filistin'de bir Yahudi devleti kurma fikri Yahudilikle uzak yakın ilgisi olan bütün ülkelerde, özellikle A.B.D. ve İngiltere'de pek tutulmuştur. 1885'te Odesa'da kurulan Sion Severla cemiyeti etkili olamamıştı, Filistin' de pek az Yahudi vardı. Ancak, Avrupa ve Amerika'daki zengin Yahudiler paçaları sıvadılar ve 1914'te Filistin'de bir koloni kurmayı başardılar.

1916'da Filistin'e hakim olan İngiltere, bağımsız Yahudi devleti fikirlerini çıkarlarına uygun görüyordu, oyununu bu yolda oynamaya girişti. Bu sırada büyük göç başlatıldı. Yahudi parası hızla çalışıyor ve dünyanın dört bir yanından Filistin'e Yahudiler geliyordu. Bu göç, ülkede hemen karışıklıklara yol açtı. Azınlıkta kalacaklarını anlayan Araplar, 1935 -1939 arasında İngilizlere karşı silâha sarıldılar. Siyonist fikirlerin serpilip gelişmesinde ve gerçekleşmesinde büyük payı olan İngilizler, Filistin'de olaylar büyüyünce, Arap Yahudi kavgasına karışmayı pahalı bir iş sayıp sessizce tası tarağı topladılar ve Filistin'den gittiler. 1948'de kurulan İsrail devleti, siyonizmin zaferini bütün dünyaya ilan ediyordu. 1949’da Birleşmiş Milletler, Filistin'i üçe ayırdı: Gazze, Mısır'ın; Yahudiye ve Gor çukuru Ürdün'ün; Taberiye, batı yaylaları ve Necef çölü İsrail'in oldu.


2.

M.S. 132 -135 arasındaki dağılıştan sonra Filistin'de küçük bir Yahudi topluluğu kalmıştı. Bu topluluk yeni bir devlet kuracak güçte ve etkinlikte değildi. Ama, siyonizmin gerçekleştirilmesi için en uygun yer Filistin'di:
Kudüs kutsal şehirdi, hem Musevilerce , hem Hıristiyanlarca , hem Müslümanlarca kutsal sayılıyordu. Diaspora (Filistin dışındaki Yahudiler ) anayurda, Kenan ülkesine dönmek istiyorlardı. Bilenler hatırlayacaklardır: İsrailoğulları Mısır'dan çıktıktan sonra Sina dağında Tanrı'dan On Emir'i aldılar, kendilerine vadedilen Kenan ülkesine, yani Filistin'e doğru yola çıktılar.

Efsane, Yahudileri bir devlete kavuşturmayı amaçlayan Siyonistlere yardım ediyor, onlara Filistin'i hatırlatıyordu. Ne var ki, oradaki bir avuç Yahudi topluluğunu büyük bir Yahudi toplumu haline getirmek gerekiyordu. Diaspora'nın Filistin'de buluşması tasarısı, Arap halklarının acıları pahasına gerçekleştirildi. Filistin her gün biraz daha İsrail'leştikçe Ve İsrail her gün biraz daha girdikçe Arap topraklarına, Araplar ya yerlerinden yurtlarından oluyorlar ya da İsrail sınırları içinde her gün biraz daha köleleşmeye, her gün biraz daha yok olmaya doğru gidiyorlardı. Bu sistemli yok etme girişimi aralıksız sürmektedir.

Yirmi beş yıl önce(*) yurtlarından kovulup Ürdün'de, Lübnan'da, Suriye'de sığıntı hayatı yaşayan mülteciler, yoksulluk içinde kıvrana kıvrana esaslı bir yaşama kavgası vermeye çalışıyorlar. Sayıları iki milyona yaklaşan Filistin mültecileri bu insanlık dışı durumun bütün ağırlığını omuzlarında taşırken, İsrail sınırları içinde kalan Araplar bir başka ölüm kalım savaşı örneği veriyorlar. Yahudiler «Büyük İsrail» ülküsünü büyük devletlerin, özellikle A.B.D.'nin her türlü desteğinde geliştirirken, Filistinli Arap halkı yoksulluğun, ezilmişliğin büyük acıları içinde kıvranıyor. Ne var ki, Arap-Yahudi kavgası bitmedi. Yıllardır bir, durup bir başlayan savaşlar bizi Filistin'in geleceği üzerinde ikide bir değişik tahminler yapmaya zorluyor. 1973 savaşı, yıllardır İsrail yararına bozulmuş olan dengeyi sağlar gibi, hatta Araplar yararına bozar gibi oldu. Bugün siyonizm, A.B.D.'nin ve başka ülkelerin desteğine rağmen; çetin bir sınav vermektedir. Ayrıca, yüzyıllar boyunca yerlerinde ezilmiş, itilip kakılmış, boğazlanmış olan Yahudiler, artık ezen, boğazlayan bir devletin kurucuları sayılma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Gerçi bütün dünya, İsrailli Yahudiyle Diaspora'yı birbirinden ayırıyor. Ve İsrail'in iplerini elinde tutan büyük para gücünü biliyor. Ama ne olursa olsun, dünyamızın haktan yana olan insanları, tarihin ezilmiş insanlarının torunlarını bugünün ezen insanları olarak görmek istemiyor. Filistinliler direnmekteler. Göreceksiniz, şiirlerinde umutsuzluk yok, yenilmiş insanların çaresizliği Ve boş vermişliği yok. Yarınların eski Kenan ülkesine, vadedilmiş topraklara neler vadettiğini bugünden kestirmek mümkün olmasa da, Filistin Arapların direnişi, insanların ezilmesinden, köleleştirilmesinden yana olmayan insanlara yepyeni umutlar veriyor.


* Metin Eylül / 1976 baskılı…


 3.

Filistin Araplarının bugün gelişen şiiri, dünya şiirine en güzel örneklerini vermiş atan Arap şiirinin kaynağından besleniyor. Bütün dünya kültürüne açık insanların yarattığı bir yeni şiir, büyük bir şiir geleneğini bir kavga şiirine doğru geliştirmekte. Günümüz Filistin şairleri dendiği zaman, şiiri silah yapmış olan usta şairler geliyor aklımıza.

Her şiir; insan dünyasından bildiriler sunar, insanın temel sorunlarını ele alır ve tartışır, "insana kendinde olanı açık etmeye çalışır. Şiir burada kalmaz, daha öteye giderek bugünün sorunlarla, zorluklarla dolu insanını yarının mutlu insanına götürmenin yollarını arar. Bu arayış içinde şiir bir silâh olur, şair de bir savaşçı. Özellikle yaşama kavgası yapan halkların şiirleri, yarınki insana ulaşacak yolları teker teker tartışırken, varolan düzenle açık bir hesaplaşmaya girer; bu hesaplaşma, şiiri bir yükümlü, şairi de bir görevli durumuna getirir.

Ezilmiş insanların dünyasını yansıtan Filistin kavga şairleri, bu görevin bütün sorumluluğunu yüklenmiş insanların sesini ulaştırıyor bize. Bu şairler, okumuşların aydınca sorunlarından çok, egemenliğini yitirmiş bir halkın kavgasını işliyor, kavgasına katılıyor; halkın yanında yer alıyor bu yüzden, halkın sesini kullanıyor, halkın acılarını yansıtıyor. Filistin kavga şairleri yalnızca ideolojik bir tartışmanın içinde değiller, aynı zamanda bir halkın varoluş kavgasının içindeler, bu kavgada yerlerini almışlar, Arap ulusunun düşmanlarıyla savaşıyorlar.

Bu savaşçı şairler, bütün Arap dünyasında, bazen girişimlerini hayatlarıyla ödeyerek, bazen zindanlarda, işkence odalarında gün sayarak, yurttaşlık ve insanlık görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Öyle görünüyor ki, hem savaşçı olarak, hem şiir ustası olarak her gün biraz daha güçlenmekteler. Bir yandan siyonizmin, bir yandan onunla işbirliği yapan emperyalizmin çelik ağını yırtabilmek için tarihin ender savaşlarından birini veriyorlar. Hapishanelerden çok, savaş alanlarında buluyoruz bu şairleri.


4.

İsrail'in zaferiyle biten 1967 çatışmasını hatırlayacaksınız . 5 Haziran sabahı başlayan savaş beş altı gün içinde sonuçlanmış, Ürdün, Suriye ve Mısır büyük topraklar kaybetmişlerdi. Filistin kavga şairleri adlarını bu savaşın meydana getirdiği yıkıntılar arasından duyurmaya başladılar. 1967'den sonra Arap yayımcıları, bu şiirin başlıca temsilcilerini, özellikle Samih El Kasım'ı, Mahmut Derviş'i, Tevfik El Zeyyad'ı gün ışığına çıkarmaya çalıştılar.

Yıllar yılı, Filistin şiiri, verdiği değerli ürünlere rağmen, çok dar bir çevrenin ilgi alanlarına tıkışıp kaldı. İsrail'deki Filistinli Arap şairleri, seslerini hem İsrail'de, hem İsrail dışında duyurmaya çalışıyorlardı; bunu bir ölçüde başardılar ama büyük kalabalıkların ilgisini uyandıramadılar. Arap basını, Arap yayımcıları, Arap kültür çevreleri bu değerli şiire 1967'ye kadar sağır kalmışlardır. Oysa, bu şiir 1964 -1965'te en güzel örneklerinden bazılarını vermiş, değerini ortaya koymuştu.

Beş altı gün süren 1967 savaşı dikkatleri Filistin üzerine toplarken, kültür adamlarının dikkatlerini de Filistinli şairler üzerine çekti. Böylece, o zamana kadar bir köşeye sıkışıp kalmış olan yeni Filistin şiiri gazetelere kadar yayıldı: gazeteler Filistinli şairlerin şiirlerini tartışmaksızın ve eleştirmeksizin sayfalarına alıyorlar, onları halka ve bütün insanlığa duyurabilmek için büyük çaba harcıyorlardı. Filistin kavga şiiri işte bu hareket içinde gelişti ve usta işi örneklerini vermeye başladı. 1936 kuşağının (İbrahim Tukan, Abdürrahim Mahmut, Ebu Salma v.b.) ortaya koyduğu şiir beğenisi, yeni bir yorumla, yeni bir dünya görüşü içinde yeni bir atılıma giriyordu böylece.

Böylece, estetik kaygılara birinci planda yer veren, ayrıca insanın bütün temel sorunlarını bütün insanların anlayabileceği basit bir dille işleyen, ezilmiş. bir halkın kavgasını, umudunu, acılarını, kırgınlıklarını, yoksunluklarını genelleştirerek dünyanın bütün ezilmiş halklarının sesi haline getiren, bütün bunları yaparken kuruluklara, marş duyarlıklarına, kaba ve katı söyleyişlere düşmeyen başarılı bir şiir ortaya çıktı.


  5.
Filistin şiirindeki gelişimlerin Arap dünyasındaki siyasi gelişmelere bağlanması 1948'den sonradır. Bu bağlanışta Mısır devriminin (1952), Küba devriminin, Cezayir'in bağımsızlığa kavuşmasının rolü büyük olmuştur. 1948, Filistinli için önemli bir tarihtir: Filistin'de Arap toplumunun düzeni bu tarihte yerle bir oldu. Bu sarsıntı, Filistin'in kültür hayatına da büyük bir darbe indirdi. Çoğunluğunu toprağa bağlı insanların meydana getirdiği Filistin halkı, kültür baskısına karşı koyamadı. İsrail toprakları içinde kalan Arap halkın kişiliğine sahip çıkmaması, İsrail'in etkisi altında erimeyi göze alır görünmesi siyonistlerin işine yaramıştır. Ancak, bir süre sonra gerçek tepkinin doğmaya başladığı görüldü. Halkın dünyasını yansıtan, halk geleneğine yaslanan, halkın söyleyişini kullanan bir şiir şehirlerde çiçeklenmeye başladı.

1950 yılında işgalciler ünlü halk şairi Hümeyrad'ı ipe çekerken, boğulan bir şiirin kaç yeni şairde yepyeni şiirlere dönüşeceğini hesaplayamadılar. Şair öldürmek her zaman tehlikelidir. Bu baskılardan, lirik ve karamsar bir şiir anlayışı doğdu. Gerek İsrail topraklarında, gerek İsrail toprakları dışında kalan şairler, yalnızlığın, acının, kırılmışlığın şiirini yazdılar, bu şiirin duygu yükü, ideolojik yükünü çok aşıyordu.

Bu gelişme, yavaş yavaş, ideolojik temeli olan ve kavga şiiri adını kazanan yeni bir şiire yol açtı. Filistinlilerin yepyeni umutlar peşinde kavgayı omuzlamayı göze almalarına koşut olarak, Filistinli şairler bir kavga şiiri oluşturma yolunu tuttular. Bir halkın kendi açmazlarına aydınlık bir gözle bakışı bu tür umutlar, bu tür atılımlar getirmiştir her zaman. Filistin kavga şiiri ve Filistin direnme örgütleri 1967'den sonra etkin bir güç haline geldiler. Bu tarihten sonra Filistinli şairlerin tarihsel görevlerini tam anlamıyla yerine getirebilmek için, yurdundan kovulmuş, yurdunda köleleştirilmiş bir halkı kurtarabilmek için kolları sıvadığını görüyoruz.



 6.
Filistinli kavga şairlerinin birçok sorunu var. Başlıca sorunları: İsrail toprakları içinde, İsraillilerin elinde kalan ve iyi düzenlenmiş bir “İsraillileştirme” siyasetinin kurbanı olan insanlara benliğini, tarihsel görevini, yurt sevgisini unutturmamak; öte yandan, İsrail toprakları dışında yaşayan mültecileri yoksunluğun ve umutsuzluğun pençesinde kıvranan insanlar durumundan kurtarmak, onları yurt topraklarını düşmandan geri alacak savaşçılar durumuna getirmek. Bunu yapabilmek için, bu kavga şairleri, ezilmiş bir halka, insan olmanın anlamını gösteren, umudu, direnci, yıkılmamayı öneren güçlendirici şiirler sunuyorlar. Onlar bu tutumları içinde birer yetiştirici, birer öğretmen, birer eğitmen görevi yapıyorlar. Diyebiliriz ki, Filistinli kavga şairleri artık bir halkın, dağılmış, ezilmiş bir halkın umut kaynağı olmuşlardır.

Bu şairler, bütün bir halkın dünyasını altüst eder! Olayları çocukluklarında yaşayıp insan için direnme zorunluluğunun bilincine çok erkenden varmış kimselerdir. Bakın, Mahmut Derviş ne diyor: "Çocukluğum, tüm halkımın dramıyla ilişkili olarak, kişisel dramımın başlangıcı oldu. ( ... ) 1948 yazının o gecesinde, dingin bir köyde atılan mermiler ayırım gözetmedi. Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi, bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra, Lübnan denen ülkede bulduk kendimizi.» Yoksunluğun ve yılgınlığın damgasını taşıyan bu çocukluk, giderek kavgacı bir büyüklüğe dönüşecektir. Bu güç çocukluğu Samih El Kasım başka türlü anlatır: «Benim gerçek doğumum 1948'de oldu, çünkü hatırladığım ilk imgeler bu yılda ortaya çıkan olayların imgeleridir. Tüm düşüncem ve hayatımın imgeleri bu «48" simgesinden başlar.» 



 7.
Bir direnişin duygu ve düşünce yanını temsil eden insanlar, bütün dünyaya seslerini duyurdular artık. Bütün dünya onların ağzından siyonizmin zulmünü, emperyalizmin oynadığı çirkin oyunları, yersiz yurtsuz bırakılmış suçsuz insanların çektiklerini öğreniyor. Filistin kavga şairleri bir yandan birer savaşçı, bir yandan da dünya kamuoyu önünde birer doğrulayıcıdırlar. Şiirlerinde kendini halka ve insanlığa adamış bütün şairlerin, Nazım'ın, Neruda'nın, Eluard'ın, Alberti'nin, Celaya'nın derinliğini, yalınlığını, duyu, aydınlık, umutlu bakışını buluyoruz.

Mahmut Derviş'te Nazım'ın yumuşak ama dirençli havasını bulacaksınız. Samih El Kasım size belki Neruda'yı hatırlatacak. Tevfik El Zeyyat’ta Otero ile ortak yanlar göreceksiniz;. Çökmüşlüklere, yıkılmışlıklara, vazgeçmişliklere başkaldıran öfke ve güzelliklere, umutlara, kardeşliklere açılan sevgi, halk ve insanlık için yazan şairlerin ortak yanıdır, bu şairlerin birbirlerine benzemeleri, birbirlerini andırmaları bundandır, bu ortak bakıştandır, bu insanı yüceltmeye yönelen, tutumdandır.

Vietnam şiirinden söz ederken şöyle demiştik: « Vietnam şairleri, artık şiir işlevini yitirdi diyecek kadar ucuzlayan ve yozlaşan sözde kültür insanlarına şiirin bir eğlence değil, ama gerçek bir silâh olduğunu göstermişlerdir.» Aynı sözü Filistin'in bu usta şairleri için de söyleyebiliriz: Onlar, sözü silah yaptılar, hiç susmayacak bir silâh, düşmana uykularını kaçırtan bir silâh, bombalardan daha güçlü bir silâh.

Moşe Dayan, Fatva Tukan'ın şiirinden korkmakta haklıdır. Kötülerin düşmanıdır şiir. Suçsuz insanlara en büyük acıları tattıranlara şunu söylemek isteriz: Korkun şairlerden!


-Filistin Şiiri Antolojisi A.Kadir-A.Timuçin-Süleyman Salom / 1979 

21 Eylül 2012 Cuma

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER


KÜN


hem acıyım hem acının
………………yalvacıyım ben
git!
benden yollara doğru
yollar sana dönmeden
git! düş sözleri ol kün
bir yerde çözül, okunsun
genç belirtiler: altın yün
………………kuş yığınları
söz değildi gördüğün, neyse o ol kün
ve seviştir seviştirebilirsen
iki hüznü
sözler buluta girmeden

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER


BÂTINÎ


her şey bâtınî! göl
kendi dibindeki batıktan
başka nedir? acılar
derin ve siyah bayraklarını
tekneme çekeli beriydi:

her şey bâtınî! tenim
kendini yurtsuyor birden:
"ben kendimin
………………teknesiyim ben..."
böyle dedi ve diyen
öteki yolculardan biriydi:

19 Eylül 2012 Çarşamba

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

uzak gözler, yakın aşklar, bulutlu
yazılar, hayal hanım, derin alıntı




UZAK GÖZLER


uzak gözler! Siz kuşlardınız
ve sanki hüzün hazineleri

sustunuz, en son ölümdenberi
durdunuz,
………………ve nedenleri
bir kabuk gibi taşıyaraktan
ilerleyen kehribar bir kurdun
içinden o derin sonuca doğru
bir gizemden daha yakut,
………………daha elmas
taşlarıyla ... uzak gözler!
ve acı sürüleri ...

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

YAKIN AŞKLAR


yakın aşklar! sizi ve gizi
bir kıyıyla öteki
gibi bağlayan nedir?
aynalar ve bakışım!

sıra kime gelecekse gelsin
ordaki mi ben idim, bendeki
……………mi ordadır?
hangisi bana gizem
hangisi senin kışın
hangimizin daha derin yolları
kum ve harç ve karışım!

HİLMİ YAVUZ /GİZEMLİ ŞİİRLER

BULUTLU YAZILAR


bulutlu yazılar! siz benim
sizi yazmamı bekliyordunuz
Dil’in gurbetindeydiniz
………………ve Söz’e tutsak
ne zaman okusak akşamdınız siz
ne zaman kurtarsak şimdi
……………… ve bugün
dili geçmiş sevdalar
………………anlatıyordunuz

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

HAYAL HANIM


Yeşil imgeli kız! İlkyazım!
hangi harf gül, hangi dal dize?
Bu büyük ağaçtan her ikimize
kalan hangimizdik…
……………ey hayal hanım?

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

DERİN ALINTI


derin alıntı! kırlar
yazıdır dildeki goncada
kar ki öykünün beyazı
ve bir kitabın bahçesi
görünür güldeki tümcede


HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

yazdan ev, rüzgârlı camlar, eylül,
size bakmanın tarihi





YAZDAN EV


yazdan ev! siz imgelemsiniz
ey kendinden sonrasının
tarihi olmayan yapı!
yazdan ev, hüzünler satrapı !
zamanı, yabanıl zamanlar
olan bir denizde sürdüğümüz
iz, bizi yazlara açılan
içleri arı sesi bir gülün
önüne çıkardı, yazdan ev,

……………
siz gizemsiniz


18 Eylül 2012 Salı

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

RÜZGÂRLI
CAMLAR



rüzgârlı camlar! sizden bakıyorken
atlardılar, ordaydılar, yağmalanmış
…………………ve defnelerden
yeşil güneşlere sarınmışlardı
derin sağrılarıyla kimbilir nerden
bir bahçe gibi görünüyordular

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

EYLÜL


eylül! daha çocukluğumdan
beri size bakardım ben
bir yazın azalmakta olan
sözcüklerinden nasıl da
ansızın dökülürdünüz
………………bahçelerle ve kül

dolardı içim ... eylül!

HİLMİ YAVUZ / GİZEMLİ ŞİİRLER

SİZE
BAKMANIN
TARİHİ



size bakmanın tarihi! siz
bir gonca kadar kendiliğinden
……………………yazılmış olmalısınız
derin, korkunç ve ergen
kalbim, sevdalara sığmayan kalbim
bir dağı içeriyor geçerken
siz o dağa sanki kış
ve sanki bıldır yağan karsınız
umarsız sözcüklere bulanmış

HİLMİ YAVUZ / KONUŞMA

Radikal Kültür/ Berrin Karakaş

Hilmi Yavuz'a göre şiirlerini 'büyük hayatlar'da arayan şairlerin söylediklerine bakmamak gerek. Yavuz, 'Hayat ne kadar daraltılırsa, algı kasten sınırlı tutulursa, insanın imge yeteneği de o kertede gelişir. Hayatını belli bir tekdüzelikle yaşayan birisini düşün. İnsanın yeni algılarla kaybedeceği vakti olmaz. Bu yüzden ben hayatı kasten daraltanlardanım' diyor.




Hilmi Yavuz'la buluşmak üzere, 'hoca'nın gönlü şiire düşmüş gençleri ağırladığı The Marmara Cafe'nin yolunu tuttuğumda, bir avuç insan Deniz Gezmiş ve arkadaşları için yürüyor, arkalarından da bir küçük ordu çevik kuvvet yürüyordu. Tüm bunların başımıza, insan soyunun anadili şiiri unutması sebebiyle açıldığını düşündüm romantik romantik. Ve çiçeği burnunda bir genç yazardan çok, belki de şiirleri hiç gün ışığına çıkmayacak bir şair olarak, yazar, filozof ve şair Hilmi Yavuz'dan, şair olanın şiir kapısını çalmaya koyuldum. Yıllar önce şapkamı şiirle doldurup yine aynı kafede şiirlerimi gösterdiğim Hilmi Yavuz'un; 'Bunlar şiir değil destan' dediği an aklımda, masanın birine kuruldum. Hilmi Yavuz sayesinde, destandan şiire inceldiğim yolların izinde, muhabbete koyuldum.

Geçenlerde yayımlanan bir kitap; Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 'İçimdeki Şiir Hayvanı' ile başlamak isterim. Her şairin içinde bir şiir hayvanı var galiba. Peki Hilmi Yavuz'un?

'İçimdeki şiir hayvanı' sözü çok şiirsel bir söz aslında. Herhalde bunu bir metafor olarak kullanıyor Dağlarca. Büyük bir olasılıkla şairlerin esinli olarak, bir başka deyişle, şiir yeteneğiyle donanmış olarak doğduklarını ve belki de şiirin doğuştan insana bağışlanmış bir yetenek olduğunu söylemek istiyor. Bu, kimilerine göre bu şiir hayvanı, kimilerine göre şiir cinidir. Tıpkı Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin gibi. Ama işte Alaaddin'in cini ile şiir cini arasında bir fark var; şiir cini her çağırışımızda gelmiyor. Halbuki öbürü, lambayı şöyle bir ovalayınca geliyordu. Tabii, esini doğru saptamak gerekiyor. Bu, durup dururken gelen bir vahiy midir? Yani o şiir hayvanı insanın en beklemediği zamanda gelen, vahiy gibi bir göksel ses midir örneğin, yoksa başka bir şey mi? Ben doğrusu, böyle bir şiir hayvanına, eğer doğuştan yetenekli olmak anlamına gelmiyorsa, pek inanmıyorum. Doğuştan yetenekle donanmak anlamına geliyorsa, böyle bir şey var tabii. Çünkü müzik gibi, resim gibi bir yetenek işi şiir de.

HİLMİ YAVUZ / KEMAL TAHİR VE MARKSİZM

KEMAL TAHİR
VE
MARKSİZM


Toplum ve Bilim, Üç Aylık Dergi, Yaz, 1977



Kemal Tahir’in tarih görüşüne bir yaklaşım denemesi sayılabilecek bu yazıda, önce, önemli bir noktayı vurgulamam gerekiyor. Bu da, Kemal Tahir’in, tarihe, özellikle Osmanlı-Türk toplumunun tarihine hem kuramsal ve soyut, hem de pratik ve somut bir perspektiften baktığı gerçeğidir. Kemal Tahir, ne tarih teorisini somut gerçekliklerden bağımsız, saf bir teori olarak; ne de somut tarihsel olguları teoriden yalıtılmış ampirik gerçeklikler dizisi olarak algılamaktadır. Osmanlı - Türk tarihinin somut olgularına bakışı, bu bakımdan, hem temellendirici hem de bütünsel bir bakıştır. Kemal Tahir’de teorik, yani soyut olanla, tarihsel ve somut olan, birlikte ve karşılıklı etkileşim bağlamında ele alınır. Bir başka deyişle Kemal Tahir, somut tarihsel gerçekliklerin, somut tarihsel olguların soyut ve teorik şemalara zoraki ve yapay bir tarzda uyarlanmasından yana değildir. Bu anlamda Kemal Tahir tarihsel olguların anlamlandırılmasında, yorumlanmasında kalıplaştırılmış, dondurulmuş şemalara karşıdır. Burada onun, teori ile şema arasında önemli bir ayırım gözettiğini görüyoruz. Kemal Tahir’e göre şema (ya da model), teoriye, somut gerçekliklerden bağımsız bir geçerlik kazandırmak demektir. Şöyle de diyebiliriz: Kemal Tahir için teoriyi şema ya da modellere indirgemek, teoriyi olumsuzlamak anlamına gelir. Ona göre “şemalarla ya da modellerle yetinmek, bir anlamda kendi gerçekliklerinden kaçmak, teoriden kaçmak” demektir.

17 Eylül 2012 Pazartesi

SENNUR SEZER / HENRİ TROYAT

Daha çok yazdığı biyografi kitaplarıyla tanıdığımız Henri Troyat'nın sürgünde geçen hayatı 2 Mart'ta noktalandı. Troyat'ın yayımlanmış 107 kitabı vardı


SENNUR SEZER- Radikal Kitap


Henri Troyat'yı 1960'larda tanıdım Yalancı Işık adlı romanıyla. 1935'te yazdığı bu ilk romanında düşleri yaşamın pratiğinden ve gerçeklerinden daha hızlı bir adamın dramıydı anlatılan. Paris'te bir göçmendi romanın kahramanı. Uğradığı başarısızlıklardan en çok eczanelere yoğurt satma girişimine gülmüş olmalıyım. O zaman Avrupa'da yoğurdu bilen yok. Türkiye'de yoğurt ilaç sayılmıyor daha. Adamın, Edirne Peynircilik Enstitüsü mezunu oluşuyla övünmesine, yoğurtlar için tasarladığı gri kumtaşı kaselere şaştım bir de.

16 Eylül 2012 Pazar

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

İlk Basım:1981 / Cem Yayınları

geçen yaz




KAZI


sarı yaz! kat kat şafaklar
gördün dizelerde, sevdalar
gördün göçük bir dağ
……………gibi üstüste geldikçe
ben şairim: bir yeraltıyım ben
……………acıyım
kazdıkça
……………ve derine indikçe

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

USANDIK


yaz günü! sen yine kendini anlat
sense kendini yinele ey gök!
sanki akıp gitmeyen bir su
………………bendini
zorlar gibidir ... yararsız!
kalbimse üstüste nice sevdalar
görmüş bir höyüktü ki usandık

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

KALP KALESİ


kalp kalesi! ben sana
sürgün, sen bana hüzün
dayanır mı husn ü aşk bu
kırgındır yollar döndükçe
burçları bengisuyunda Aşk'ın
ve kimbilir hangi soyunda güzün


kalp kalesi! sen yaşlı Söz'ün
kopar zincirlerini
hem oğlun hem mahpusun
olan Söz bu! hem gece
hem gündüzün kanadını aç
atım, geç ateşi ve ... Hüsün

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

NEY


yaz yıkıldı, sen artık
kalk ve buralardan git
göçen sevdalar ki sorar:
yokluk nerede, küller ne vakit?
soluk ve kırılmış içkilerde
bir bozgun tadı varsa
düşer akşam ve cemşid


güz bir ney'dir, bir gül üfler
……………………ve akik
işler kalbine, dinle!
hangi hüzünler evidir
ve hangi sazlıkta gurbet
gösterir bir kuş şimdi
mesnevî ve ahd-i atik?

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

A. RIZA ENAN 'A
AĞIT



sen ki acıdan sözcükler
dövdün güllerin örsünde

solar tarçının sesinde
şiire su veren filiz
deriz, giderek şiirimiz
büyür yazların dizinde

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

YAZ AĞIDI


Lorca’ya


onu görmüş olmalısınız
caminando entre fusiles

bir dağdır o, altın tüyler
………………ve canfes
yollarla örülü
bir yazdır o, kalbi safran
ve enfes
………………bir gurbet sesi

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

KORUGANLAR


nerde şiirler? nerde o dili yorgun koruganlar?

ben şimdi karartılmış bir bulutun
rastgele yoldan çevirdiği bir şairim:
dilimde ay ağardı ve acılar çıktı
diye üzerimden
kimbilir nerde aranan.


ben şimdi ve daima kalbine
hüzünler ihbar edilen bir şairim:
söyle nerde, haydi söyle o kanayan sözlerle
sedefli güzeller?
kimbilir nerde saklanan

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

MÜHÜR


b. necatigil'e


uzun etme artık, şiirinden çık
acı ve düzyazıyla lânetlenmiş
olmadan önceki günlerine dön
……………………hilmi yavuz

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

FEYYAZ



yaz, bir önceki yazın
………………kalbidir
………………feyyaz!

hüznünü süsleme sakın
dilin aynasından şiirin
ipek sürüleri geçerken
………………feyyaz!

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

YAZMAK


ben bu şiiri yazdım da
…………………belki
yazmadım da


yazmak, dirliğimdir benim
ki o büyük karla
…………………tarla

ları deriiin………… larla

örtmektir ‘yazmak’ dediğim
şiirden gök ekin biçtiğim
geçtiğim bağlardan bellidir

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

ÇİÇEKLİ
DAĞ
SOKAĞI




derindir arası güllerin
ve aşkın yakut dilinden
duyulur türküsü şiirin:
………………- çiçekli dağ
………………çiçekli dağ


aşklar anlatıdır yazın
onları bir sokağ
…………………ın
adıyla çağırır yollarında:
………………- çiçekli dağ
…………………çiçekli dağ

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

GÖMÜ


gömüdeki gül neyse, güldeki gömü odur
yaz
bunu nerden bilsin?

sen sevdaları kar
…………… , aynaları kışlak
ve derinsin
kuş aynada kışladı
………………kargış
larda yüzen
………………sen değilsin

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

UÇUK ÇOCUK



küçük yaz, uçuk çocuk!


desem hangi karanlık söz
………………eski bir yazı
anımsatır bize
………………mai ve siyah
bir yolculuğu ...
………………uçuk çocuk
varsın topuklarına çıksın güz
………………bu yolculuk
tâ orda kalsın

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

YAZ! SEVGİLİM!



kuş uzuyor dizelerde
kalbimdir,
………………üretir
dinleyin:


bir zamanlardı, dağlar
ve onların ardı
ve yabanıl bir akarsu
gibi dadandın kalbime ...
………………yaz! sevgilim!
yürürken kekiktin boydanboya
ve yüzün ne kadar gürdü

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

BÜYÜ' SÜN, YAZ!



ben hep yollar düşledim
derin yollarda yürürken

yollar gül sesleridir
beni yazın tâ içine çağıran
gitsem mi? yoksa daha
…………………erken
mi akşamın kovanında
anılar oğul verirken

HİLMİ YAVUZ / YAZ ŞİİRLERİ

TAFLAN


ne zaman dinecek, ne zaman
bu taflan, bu taflan?

ey uçurum gözlü sevgilim!
ne zaman baksam
bir hiçlik tadı
………………ve ağzından
yıldızlar uçuran
ergin, yeşil ve yabanıl
bir yaz gecesi gibisin
yüzünde yolların gülüşü
ve yaz göğüne ilişkin
bir esenlik üretiyorsun
geçip giden fırtınalardan

15 Eylül 2012 Cumartesi

HİLMİ YAVUZ / Mustafa Suphi Şiirleri

Mustafa Suphi Şiirleri

1. Basım / Can Yayınları / 1989




Şerif
Manatof
Anlatıyor




en son ben gördüm
bakırdan bir güzdü
……………ve biz
bakû'da idik

……………acıyı
………………hem bildik
…………………hem bilmedik

HİLMİ YAVUZ / Mustafa Suphi Şiirleri

Mensucat
İşçileri
Anlatıyor (yıl 1924)



her sevda, şiirini
başka türlü yazdırır
bir yörük kilimi yaz günlerini
işte şimdi bu şiir
bir yörük kilimi olup dokuyor
hüznünü, zaferini, ölümlerini

HİLMİ YAVUZ / Mustafa Suphi Şiirleri

Şimendifer
İşçileri
Anlatıyor (yıl 1925)




biz şimdi hangi hüzünden
aktıktı ve hangi nehirden
devredildik, söyle!
de ki kalbimizi
yorgun kömüre vurup savuran
gene biz mi olacağız?
de ki acımız, ekmeğimiz, zaferlerimiz
de ki böyle böyle

HİLMİ YAVUZ / Mustafa Suphi Şiirleri

Tarım
İşçileri
Anlatıyor (yıl 1920)



kars'tan erzurum'a
……………yola çıkarken
……………evvelbahar
zeytinin hazırlığını gördük
……………zeytin
ki sabahtan akşama değin
acıya çalışan fukara
……………ve zahmetkâr
yoldaşı ekmeğin

HİLMİ YAVUZ / Mustafa Suphi Şiirleri

Yapı
İşçileri
Anlatıyor



nereden baksak bir sarı yaprak
nereden baksak
ihtiyar ve ebruli bir konak
………………gibi çöküyor
………………kalbim, kalbimiz...

HİLMİ YAVUZ /Mustafa Suphi Şiirleri

Şairler
Anlatıyor



mesleğimiz hüzündür, meşrebimiz ...
derin yaprağı acıların
…………………ve küllerin
akarsuyun alnında
…………………bir sırma kemerin
kalb ve sevda işçiliğiyle
dokuyup yere serdiği
…………………tütünü ve kuşatmayı
bilenin ve bilmeyenin