RSS

9 Ocak 2017 Pazartesi

YANNIS RITSOS

YANNIS RITSOS

Nazım, Aragon, Guıllen, Neruda’yla birlikte çağımızın en büyük ozanlarından biri hiç kuşkusuz Yannis Ritsos’tur. O’nun şiirlerini ilk okuduğunda gözlerinin dolduğunu yazan Aragon, O’nu çağımızın en büyük ozanı sayar....

“Başlangıçta O’nun yaşadığımız çağın en büyük ozanı olduğunu bilmiyordum. Yemin ederim bilmiyordum. Zamanla evre evre öğrendim. şiirden şiire, birinden diğerine geçerek...”

Pablo Neruda ise şiirinin yalnızca Ritsos’unkiyle karşılaştırılmasına izin verir.

Yannis Ritsos, Yunanistan’ın Peleponez bölgesinde Monemvissa adlı, ortaçağ görünümündeki bir köyünde 1 Mayıs 1909’da toprak sahibi bir ailenin dördüncü ve en küçük çocuğu olarak doğdu. O doğduğu sıralar ailenin geniş toprakları vardı. Ama birdenbire yoksullaştılar. Bu sırada erkek kardeşi öldü. Veremli annesinin yaşamı senatoryumda sona erdi. .. Ardından ailenin çökmesine neden olan kumar düşkünü babası, daha sonra da iki kızkardeşinden birisi delirdi. Ritsos da geri kalmadı.. O da on yedisinde vereme tutuldu, senatoryuma girdi çıktı. Bu yıkımların ozanın yaşamında ve şiirlerinde derin izleri vardır.

Sunaklarımız, kiliselerimiz, kehanet yerlerimiz vardı. Kendi gözlerimizle
görmüştük altın güvercini ve oduncunun baltasını
yere düşerken. Gizli sesler -yapraklar, kuşlar ve pınar -
söylüyordu ne yapmamız, ne yapmamamız gerektiğini. İyi destek
kazanlarıyla, büyücü kadınlar ve kahve fincanıyla.
Ayrıca boğuk sesli meşe ağacı

Bizim de yerlerimiz vardı başvuracak, bizim de soru soracak
koyunlarımız, çocuklarımız, nar ağacı, tek gözlü inek,
eşek, bostan, tencere hakkında.
Ve yanıt, her zaman,
(nice değişse de her defasında, her defasında aynı tonda:
emin, yüksek sesli, buyurgan ve değişmez. Tasalarımız dağılırdı biraz-
başkalarınındı karar sorumluluğu; başarı, başarısızlık konusunda.
Bizimse boyun eğmek sadece
ve söyleneni yerine getirmek gözkapaklarımız inik.
Şimdi her şeyi altüst ettiler
-sunakları, kiliseleri, mezarları.
Kemikler sokağa atılmış.
Kutsal meşeyi de kestiler-
danışmanımızı,
soru soracak kimsemiz yok artık, sırlarımızı açacak kimsemiz.Herkes
dolaşıyor pazar yerinde, kuşanmış beline kanlı baltayı,
ve tek bir altın tüy bile yok öldürülmüş uzgören güvercininden,
mutfak aydınlığında titreşen, ya da tozlu zakkumlarda;
yalnız yadsımanın suyu damlıyor,
geceleyin boş saatte, boş ahırda,
ve bir dinginlik var ortalıkta -bir kalleş dinginlik,
ilki gibi, sonuncusu gibi.

II.
Ve böylesine yıkılınca tanrılar, kime başvurucağını bilemiyor insan.
Hastalar yataklarında kalıyordu gözleri kapalı.
Ayakkabılarının içinde çürüyordu çorapları, ve bardakta iki çiçek.

Kurnazlar çabucak uydular.
Yine giydiler bayramlıkları
gidip geliyorlar çarşıda, tartışıyorlar, ticaret yapıyorlar.
Üstlendiler savunmasını işgalcinin.
Adlarını değiştirdiler sokakların
ve tapınakların
ve gelip geçici değişiklikler. -Zeus ve Dione
yerlerini İsa’ya Meryem’e bıraktı.Herşeyi tamamladı
Theodosios-
ne sunaklar kaldı, ne tapınaklar, ne de o koca ağaç.
bunca sunguyla bezenmiş olan.
Ama gene de var bazıları
ve en iyileri uslanmamış olan.Yine bekliyorlar
başka daha iyi tanrılar ve insanlar;
hoşnutsuzluk gösteriyorlar karşı çıkıyorlar
düşleri var, umutları var. Biz azlar ( ki ne de olsa birşeyşer düşünüyoruz)
vazgeçtik böyle lüksten,
düşünceden bile;
kendi küçük tarlamızı sürüyoruz
bazı bazı bulutlara bakıyoruz.
yatışmış, güvenlik içinde hemen hemen...”


Ritsos ilk öğrenimini bitirdikten sonra 1921’de Githion Lisesine gitti. 1925’te bu okulu bitirdikten sonra Atina’ya çalışmaya gitti. Bir süre çeşitli büro işlerinde çalıştı. Ama ciğerlerinden hastalanınca tekrar Monemvassia’ya döndü. İlk şiirlerini onsekizinde bu dönemde yazdı. Resim, heykel ve müzikle ilgilendi. Ertesi yıl gene Atina’ya giderek geçici işlerde çalışmaya başladı. 1927-1930 arasında Atina ve Girit’te çeşitli senatoryumlarda yattı.


KANSER

“Ve birden uzaklaştı herşey - yüzler, ağaçlar, deniz,
nesneler olaylar, şiir, -ötede, daha ötede,
bir karşı kıyıda - onları ha görüyor ha görmüyordu.
Onlar mı/
bırakıp gittiler onu/
yoksa o mu?
Ölüm kımıltısız yerleşmişti tırnaklarının ucuna kadar
geceleri o kocaman hareketsizliği duyuyordu içinde.
Yine de uyumadan önce ve uyanınca, sürdürüyordu
eski, dökülmüş fırçasıyla
düzenle dişlerini yıkamayı,
beyaz, güvenli, temiz göstererek son gülümsemesini.”



Orada tanıştığı hastaların aracılığıyla çeşitli kitaplar okudu. Marksist dünya görüşünü benimsedi. İyileşip Atina’ya dönünce bir işçi örgütüne girdi. Ablasının desteğiyle iki yıl boyunca bu işçi örgütünün sanat etkinliklerinin yönetti.. Oyunlar sahneye koydu, şiir dinletileri düzenledi. Bu çalışmaları nedeniyle tanıştığı Kostantinos Govostis O’na kendi yayınevinde düzeltmenlik ve redaktörlük görevi verdi.

Ritsos ortaöğrenimin bitimiyle 1926’da Atina’ya geldiğinde büyük serüveni ve değişimler çağı da başlamış oluyordu. Yaşamını sürdürebilmek için sağlığının izin verdiği zamanlar sayısız işlere girip çıktı. Horlanma ve sömürüyü yakından tanıdı. Yoksul düşmüş olsa bile bir taşra soylusunun tanımadığı, bilmediği; acımasız ve düşman bir evrendi bu.... Bu sıralar kendine kıymanın, deliliğin eşiğinde dolaştı durdu. Ölüm sanki O’nu gözaltına almıştı..

Ama O’nun direnme için “şiir ve ülküleri” gibi iki dayanağı vardı. İlk dizelerini onsekizinde yazan, bunun yanısıra resim ve müzikle de ilgilenen yazar, inatçı bir direnişle şiir yazmayı sürdürdü. Yazmaya başladığı sıralar edindiği çalışma disiplini, yaşamı boyunca O’nun kişiliğini belirleyen etken niteliklerden biri oldu. Şiir O’nun için bir boşalmadan, kurtuluştan daha çok yaşama varlığının tek amacıydı sanki.. Öte yandan bağlandığı ideolojide kişisel olduğu kadar, evrensel bir kurtuluş umudu da buluyordu ...


“Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi
işte bu yüzden inanıyorum ölümsüzlüğe. Bir dize yazıyorum;
dünyayı yazıyorum; ben varım; dünya var.
Bir ırmak akıyor ucundan serçe parmağımın.
Gök yedi kez mavi. Bu arılık
ilk doğrudur yine, son dileğim benim.”



Yannis Ritsos ilk iki kitabını 1934’de TRAKTÖRLER ve 1935’te PİRAMİTLER’i işte bu nesnel ve öznel koşullar içinde yazdı... Ritsos bu dönemde içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası içindedir. Şiirlerinde kişisel ve ailesel sorunlarının yanısıra kokuşmuş toplum düzeninin değişmesi, bir toplumsal devrimin gerçekleştirilebileceği umudu, mutlu bir dünya özlemi vardır.Kitaplarda Palamas Okulu’yla Mayakovski ve Costas Varnalis’in etkileri görülür. Etkilere ve eksikliklere karşın,ilk iki kitap, soylu ve gerçek bir ozanın habercisidir.

İlk şiir kitaplarından sonra üçüncüsünü 1936’da EPİTAPHİOS izledi... Bu kitabın bazı kopyaları Akropol’deki Zeus Tapınağı’nda törenle yakıldı.



*****************************



Her şey yerleşikti, güvenceliydi, mantıkla işlenmiş,
insancaydı diyebilirsin hatta.
Kendine düşeni yapıyordu Halk Kurulları;
.............

Güzel günler geçirdik-
sanki hayalmiş gibi; oldu mu o günler? Olmadı mı yoksa?
yoksa sadece düş mü gördük?- sakın sık sık ansımak
yağmurlu güz günbatımlarında değiştirmiş olmasın onları?
Tarlaların sürülmesini kutladığımız zaman,
eğilmiş rahip Akropol’ün eteğine ilk su yolunu çizerken,
güzel sözler söylüyordu: “ Geri çevirme sakın ateş ve su isteyeni.
Yanlış yol gösterme sakın senden yol sorana. Mezarsız bırakma sakın
hiçbir ölüyü. Öldürme sakın sabanı çeken boğayı.”
Güzel sözler gerçekten; -ama sadece söz;
ve eylemde bugün gibi o zaman da,
ateş komşunun ekini için, su baskını için,
kırmızı kurdeleli boğaya gelince,hırsızın kazanında kaynamak için.

Yalnızca saban,
yapayalnız, (belki de görünmeyen bir elle sürülen)
sürüyor hala ebegümeçli ve yaban zambaklı çorak tarlayı...



1937-1938 yıllarında altı ay Panitha Senatoryumu’nda yattı.

Yannis Ritsos ülkesinin tarihine sıkı sıkıya bağlıdır. II. Dünya Savaşı sırasında Alman İşgali boyunca, ulusunun baskılar altında çektiği acıları dile getiren şiirler yazdı. Yunan direnme hareketini övdü, yürekten destekledi. Daha sonra, kurtuluşa, İngiliz müdahalesine, iç savaşa, solun uğradığı acı yenilgiye ve göğüs gerdiği acımasız baskılara tanıklık etti.


1945’te Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katılarak Kuzey Yunanistan’daki birliklerde görev yaptı. Makedonya Halk Tiyatrosu’nun çalışmalarına katkıda bulundu. Aynı yıl Varkiza Antlaşması’nın imzalanmasıyla Atina’ya döndü. 1948’de tutuklanıncaya kadar Govostis Yayınevi’nde editör olarak çalıştı.1948’den 1952 yılına kadar çeşitli adalarda sürgün kaldı.


Epitaphios’tan sonra her yıl bir şiir kitabı yayınladı.

1937’de KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ,

1938- İLKYAZ SENFONİSİ,

1940- OKYANUS’UN YÜRÜYÜŞÜ,

1942-YAĞMUR RİTİMLİ MAZURKA ve

1945’te SINAMA....



********************************



Ekim 1944’deki Kurtuluş’a değin İngiliz müdahalesine, 1947-49 arası iç savaşın acımasız baskılarına göğüs gerdi... tanıklık etti. 1947 yılında siyasal düşünceleri yüzünden tutuklandı. ..1952’ye kadar Lemnos, Maronisos ve Ayios Stratis adalarında sürgün ve tutuklu olarak kaldı. Bu yıllarda yazdığı şiirleri toprağa gömüyor; “gün doğsun diye yazıyorum “ diyordu... Şiirleriyle sürgünlere, ezilenlere, işkence görenlere umut ve direnme gücü veriyordu.

Sürgün yıllarında şiirlerinin yayımlanması yasaklandı.

Dört yıl süren sürgünlükten iki yıl sonra 1954’te evlendi.

1955’te doğan kızı için SABAH YILDIZI’nı yazdı...

1954-1966 arası her yıl en az bir kitap yayınladı... On kadar kitabı da yayınlanmadan kaldı. Bunlardan AYIŞIĞI SONATI 1956’da Ulusal Şiir Ödülü aldı. Gene bu dönemde Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ne gezilere çıktı. Şiirleri bir çok yabancı dillere çevrilerek yayınlandı.

Boş inançlı yaptı bizi başımıza gelen bunca bela
dikkat ederiz gölgelerine kuşların, yaprakların,
duyulmaz seslere kulak kabartıp geri geri gideriz,
tapınağa gireriz, geç saatte akşamüstü,
basarak ayak uçlarımıza,
günnük yakarız ocakta,
kandillere yağ koyarız,
sunağa bırakırız bakır paramızı,
yaklaşıp tanrının sorarız kulağına fısıltıyla:
“ne zaman?” “nereden?” “ne ile?”.
-Sonra hemen tıkarız iyice kulaklarımızı-
gönderdiği yanıttır tanrının bize ulaşan ilk sözcük
Hiç de beklediğimiz sözcük olmuyor duyduğumuz
- belki de iyi duymadık.
Ve yeniden, başından başlarız o aynı can sıkıcı işlere-
tapınak, kandiller, bakır para, agora,
dükkanların kapandığı/ karpit lambalarının söndüğü saate kadar,
ve biz sokakta,
yalnız,
duvar duvar yürüyüp,
o sözcüğü harf harf yoklayarak,
yerlerini değiştirerek hecelerin,
ama istediğimiz şeye hiçbir zaman ulaşamadan.
İşte, sözün kısası,
böyle harcıyoruz Phares’te hayatımızı
bomboş agora ile şom ağızlı kehanet yerleri arasında.”



1967’de Atina’da yaşamaktaydı, bu yıl biliyorsunuz Yunanistan’da Albaylar Cuntası yılıdır. Ünü gittikçe büyümekteydi.. Papadapulos’un yönetimi ele geçirmesiyle yeniden tutuklandı. Bu yılın 21 Nisan’ında ikinci kez yeniden tutuklandı.. Şaşırmadı...alışkınlıkla: “Buyurun baylar..hiç rahatsız etmiyorsunuz, her yere bakın..” dedi.. Bavulunu hazırladı ve polislerin peşinden gitti... Binlerce aydınla birlikte hipodroma kapatıldı.Düşüncelerini yadsımasını istediler, kabul etmedi.. 1970’e kadar Yeros, Leros ve Sisam Adaları’nda sürgüne gönderildi.


“Nereye götürüyorsun buradan beni? Nereye çıkıyor bu yol?
Söyle bana.
Bir şey görmüyorum. Bir sokak değil bu. Taşlar sadece.
Kara kalaslar. Bir sokak feneri. Hiç olmazsa
benim olsaydı şu kafes, -şu kuşlarınki değil, öteki,
büyük demir parmaklıklı, içinde çıplak heykeller olan.
Ölüleri taraçadan attıkları zaman, konuşmadım ben,
o heykelleri topluyordum -acımıştım onlara. Şimdi biliyorum:
en son ölen vücuttur.
Konuş benimle.
Nereye götürüyorsun buradan beni? Hiç birşey görmüyorum.
Ne iyi hiç bir şey görmemem..
Ündür sonuna kadar düşünmeme en büyük engel.

.....................


bitti sanatların gelişmesi, jimnastik alanları, şölenleri bilgelerimizin.
Şimdi
ağır bir sessizlik var Agora’da
kaşlar çatık, ve utanmazlıkları Otuz Tiran’ın.
Herşey (en bizim olan işlerimiz bile) gıyabımızda yapılıyor,
bir başvurma, bir savunma, bir hesap verme,
hiç olmazsa biçimsel bir karşı çıkma olanağı tanımadan.

Kağıtlarımız, kitaplarımız ateşe verildi
ve çöplüklere atıldı yurdumuzun onuru.

Ve eğer izin verilseydi göstermeye
eski bir dostumuzu tanık olarak - o kabul etmezdi tanıklığı, korkarak
uğradığımız belalara uğramaktan -haklıydı adam!

İyi burası,
belki de doğayla yeni bir ilişki kurabiliriz
bakarak tellerin arasından bir parça denize,
taşlara,
otlara,
ya da günbatımında bir buluta, derin bir buluta,
mor ve duygulanmış. Ve belki
bir gün yeni bir Kimon bulunur, gizli klavuzluğunda
aynı kartalın, kazıp çıkarmak için kargımızın demir temrenini,
paslı, çürümüş durumda, törenle götürmek için
bir yas ya da kutlama alayı önünde,
çalgı ve çelenklerle Atina’ya.


(Fransızcadan çev:Özdemir İnce)



***************************


Bu arada özgürlüğüne kavuşturulması için uluslararası girişimler oldu, ama kabul etmediler.. Sonra sağlık nedenlerinden ve uluslararası baskıların iyice yoğunlaşmasından Atina’ya gelmesine izin verildi.

1972’de sansürün yumuşamasıyla birlikte sürgünde yazdığı şiirleri yedi kitapla biraraya getirdi. Aynı yıl Knokk-le Zout Büyük Şiir Ödülünü aldı... Ve Meinz Edebiyat ve Bilim Akademisine üye seçildi. Bunları 1974’te Uluslararası Dimitrov Ödülü... 1976’da Uluslararası Etna-Taormina Şiir Ödülü... ve 1977’de Lenin Ödülü izledi. Ayrıca kendisine Selanik ve Birmingham Üniversiteleri “onursal doktora” ünvanları verdi.

Şiirlerinden bir bölümünü Theodoralis besteleyerek daha geniş halk yığınlarına ulaşmasını sağladı.

Yannis Ritsos’un Ayışığı Sonatı’yla Ulusal Şiir Ödülü’nü alışıyla ünü büyüdü.Kitapları basım üstüne basım yapıyor, başta Fransızca olmak üzere yabancı dillere çevriliyordu.. Ve Mikis Theodorakis’in şarkılarına dönüşerek dünyanın her tarafında söyleniyordu.. Bu dönemde amacı gerçeği haykırmak değil, betimlemek ve çözümlemekti diyebiliriz...

“Şurada kalacaktık - kimbilir ne kadar. Yavaş yavaş
unuttuk zamanı, ayrımları yitirdik -aylar, haftalar,
günler, saatler. Böylesi de iyiydi. Aşağıda en aşağıda,
zakkumlar vardı; daha yukarda serviler taşlar daha yukarlarda.

Kuş sürüleri geçiyordu: gölgeleriyle kararıyordu toprak
Tıpkı böyleydi işte - dedi yaşlı adam- benim zamanımda da. Demirler
oradaydılar , pencerelere takılmadan önce, görünmeseler bile.
Şimdi
o kadar çok gördüm ki onları yoklar sanıyorum- görmüyorum onları.

Ya siz görüyor musunuz?

Ve tekrar konuştu yaşlı adam:
Ah - dedi- gözler arındıkça hiçbirşey göremez olursun,
dedikleri gibi hiçi görürsün - kireç, güneş, yel, tuz-
eve giriyorsun; -ne sandalye, ne yatak, - toprağa oturuyorsun;
küçük örümcekler geziniyor saçlarında, giysilerinde, ağzında...”


************************



Yannis Ritsos’un yüze yaklaşan kitaplarındaki şiirleri dört bölümde incelenebilir.

İlk dönem: 1934-1937 yılları arası...
TRAKTÖRLER,
PİRAMİTLER,
EPHİTAPHİOS


gibi kitaplarında kişisel, toplumsal ve siyasal yaşantıları arasında bir bağ kurmaya çalıştığı görülür.

İkinci dönem: 1937-1940...Bu döneminde de
KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ,
İLKYAZ SENFONİSİ,
OKYANUSUN YÜRÜYÜŞÜ
kitaplarıyla lirik bir anlatım, yalın bir dille alışılmamış görüntüleri ve dramatik duyarlığı birleştirerek bütün yazdıklarının temelinde yatan toplumsal bilince sağlam bir biçim kazandırır. Toprağa, denize ve ışığa sıkı sıkıya bağlıdır. Ozanın delirerek ölen kızkardeşine adadığı KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ 20 Temmuz 1937’de yayınlandı ve bir ayda tükendi. İkinci basımın başında, yaşlı ozan Palamas’ın şu cümlesi yer alır:

“Biz kenara çekiliyoruz ey ozan, sen geçesin diye!.”

Üçüncü dönem: Alman ve İtalyan İstilası... İç savaş ve sürgün yıllarını kapsar.
SINAMA,
KARANFİLLİ ADAM,
UYANIKLIK
bu yılları yansıtan yapıtlarıdır.

Dördüncü dönem: 1952’den sonraki yıllarını kapsıyor...Yannis Ritsos yazarlık yaşamının bu son dönemine “Dördüncü Boyut “ adını veriyor.

“AYIŞIĞI SONATI”
VEDA”,
“TANIKLIKLAR”,
“TAŞLAR, YİNELEMELER, PARMAKLIKLAR”
“PENCERE”,
“İSMENE VE ORESTES”
gibi olgun yapıtlarını bu dönemde yayınladı...

Bu kitaplarda yer alan kısa ve yalın şiirlerinde; Ritsos gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarını, bunların çağrıştırdığı yaşantı zenginliği içinde ve insanla nesne arasındaki can alıcı ilişkilerin altını ustaca çizerek dile getirmiş, yakın geçmişteki acı ve yoksunluk dolu günleri yansıtmıştır..

Gene aynı döneminde yazılmış uzun şiirlerinde ise, ya eski söylencelerden yola çıkarak Yunan halkının İç Savaş ve onu izleyen yıllarda yaşadığı olayları nesnel bir gözle ve zaman etkeninin dramatik gerilimiyle almıştır.

Yannis Ritsos tıpkı Yorgo Seferis gibi, mitolojiden kendi özel yorumuna yararlanır. Mitolojik öykü O’nun için çağdaş trajediyi üzerine oturtacağı bir temeldir. Ama antik mitin tekrarı ve yeniden yazılması söz konusu değildir. O öykünün konusundaki kişilerinin dışına çıkar... Ve bazen antik olguları ve kişileri eleştirir... trajediyi tersine çevirir.

TAŞLAR, YİNELEMELER VE PARMAKLIKLAR kitabının ikinci bölümünde de görüleceği gibi, Yunan tanrılarının yanısıra Helen, PHİLOCTTE, İSMENE VE ORESTES gibi trajedi kahramanları da Ritsos’un şiirlerine girerler...Ama dokunulmazlıklarından, değişmezliklerinden sıyrılarak... Tüm sorunların ortasında güncel kente gelirler.. Ritsos için bunlar taşlaşmış kişiler değillerdir. Gelirler boğularak ölen sünger avcısının başına otururlar, konuşurlar... Nesnelerin tümü, insanlar,(ölü ya da diri) doğa ve doğa güçleri O’nun şiirinin ayrılmaz parçalarıdır.



“Yüce oğlu bir tanrının
ve öğrencisi ünlü öğretmenlerin,
..............
Oysa biz bir ölümlü oğlu,
öğretmensiz, irademiz sayesinde ancak,
inatla, seçme yetisi ve onca acıyla yetiştik bugüne kadar.”


Böyle derken ölümlü ile ölümsüzün karşılaştırılması yapılmakta, ölümlünün eylemleri üstün tutulmaktadır.

Bazan bir raslantı ya da önemsiz bir sözcük
umulmadık bir anlam kazandırır şiire,
nasıl ki kimsenin uğramadığı
terkedilmiş bir bodrumda, büyük, boş bir küpün
karanlık kasnağında bir örümcek amaçsızca dolaşrsa-
(size göre amaçsızca, ama ona göre...)



*************************************




Ritsos’un hemen her şiirinde yer alan temalardan biri de “yaşam ve ölüm” dür. Yaşamın bir sonu vardır, bu kaçınılmazdır... ama aslında bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. .. Tıpkı Adonis mitinde olduğu gibi... Tıpkı maddeci dünya görüşüne göre her varlığın kendi karşıtını taşıması gibi... O’na göre, ölümle hayat arasında eytişimsel bir bağlantı vardır..

Örneğin yazıldıktan sonra bir devrimci şarkı kimliği kazanan “Epitaphios” şu prologla başlar:

“Selanik. Mayıs 1936. Sokağın ortasında bir anne, Öldürülmüş oğlunun başında ağlıyor.Çevresinde göstericiler...grevciler, tütün işçileri. O ağlıyor ve ağıt yakıyor.”

Gerçekten de Selanık’te bir işçi gösterisi olmuş, polis tarafından bastırılmıştır. Ritsos oğlunun başında ağlayan kadın fotğrafını gazetede görmüştür. O’na göre ölen oğul tıpkı Adonis gibi dirilecektir.

Ölümden sonra dirilme!.. Ritsos bu şiirde geleneksel şiir yapısından yararlanmıştır. Şiir Lorca’nın ünlü “Ignacio Sanshes Mejias’a Ağıt”ını anımsatırsa da Ritsos’un o yıllarda Lorca’yı tanıdığını söyleyemeyiz. Ritsos’un buradaki anası, Gorki’nin “Ana”sına benzer. Başlangıçta oğlunun ölümüne dövünen anne şiirin sonunda oğlunun ölümünün bilincine varır, oğlunun yerine o savaşacaktır artık. Şiirin yayınlanmasından bir kaç ay sonra yönetimi alan dikta yönetimi diğer hoşlanmadığı kitaplarla birlikte Atina’da yaktırdı.


ÇAN


Kimdi asan (ve ne zaman tam masanın üzerine
tam orta yerine tavanın bu kara çanı?-aylar mı oldu?
yoksa yıllar?
Tabağımıza eğilmiş, görememiştik onu.
Hiç kaldırmamıştık biraz daha yukarı başımızı -neden zaten?
Ama şimdi biliyoruz -oradadır, yeri değişmez.
Peki kim gördü ilkin onu?
Kim söyledi bize.
hiç birimiz konuşmadığımıza göre? Belki de bir gece-
şarabımızın son damlasını boşaltırken-
bardağı izlerken bakışımız,
boş ve bulanık bardağın içinden ilişti gözümüze.
Hemen daha çok eğildik.
Açız, aç değiliz, yemek yiyoruz;
hep bekleyerek
her an büyük, görünmez bir elin çanı çalmasını
dokuz yada oniki kez ya da bir tek kez,
sınırsızcasına tek,
söz dinlemezcesine tek,
oysa içimizden sayıyoruz bile
-hiç olmazsa vuruş sayısını denk düşürebiliriz
.


Öte yandan Ritsos’un yapıtı bize sayısız kadın yüzleri sunar. Kadın O’nun şiirlerinin temel taşlarından biri gibidir. Kadın O’nun gözünde herşeyden önce annedir. Doğurgandır, üretkendir, yaratan güçtür, topraktır. .. Ama bu kadın görüntüsünün karşısında, yoksun bırakılmış, kısır ve ebedi bakire kadın görüntüsü yer alır. Güncel bir kadının da mitolojide bir yeri vardır. Herhangi bir köylü yaşlı kadın birbir Elektra ile özdeşleşebilir...

Bütün bu özellikler son yıllarda Ritsos’u çağımızın en önemli ozanı durumuna getirdi. 1972 yılında Belçika’nın Knokke kentinde düzenlenen Şiir Bienali’nde Büyük Ödül’ü... 1977 yılında Uluslararası Dimitrov Ödülü’nü , son olarak da Nobel Ödülü’nü alışı O’nun uluslararası şiir ortamında taşıdığı saygınlığın kanıtıdır. Bu saygınlığın bir başka örneği de dünyanın her yannda özellikle Nobel Ödülü’nü aldıktan sonra yayınlanan kitapları olsa gerek..


“Taşlar Yinelemeler Parmaklıklar” Yunanistan’da yayınlanmadan önce Albaylar döneminde Fransa’da 1971 yılında Gallimard Yayınevi tarafından Fransızca ve Yunanca çıkarıldı. Bazı bölümlerin altındaki notlardan da anlaşılacağı gibi Leros ve Sisam adalarındaki tutukluluk yıllarında yazıldı.

Bu şiirlerinde bir yandan Ritsos’un bildiğimiz, alıştığımız sesini bulurken, öte yandan yepyeni bir sese de tanık oluyoruz. Eski sese oranla daha derinden, daha yumuşak, daha sevecen, daha açık bir ses... Ama bu iki ses birbirini destekleyip geliştiren uyum ve dayanışma içinde... Bazen trajik ya da sevecen, bazen satirik, bazen de sert ve acımasız şiir. Bu yeni şiirlerde eskinin yüce gönüllü kolayca tatmin olmayan Ritsos’u bütün şiirsel, insani yanlarıyla var... Bu yeni Ritsos biraz daha sert, daha amansız, ama kendisi gibi baskı deneylerinden geçmiş olanlara karşı çok daha yakın, çok daha dost... Bu deneyler; üç adada yaşanan iki yılın acılı ve dayanılmaz deneyleri...

Yavaş yavaş çekildi aramızdan, biraz üzüntülüymüş gibi,
tuhaf bir şekilde dinginlik içinde, bulmuş gibi
büyük dile getirilmez bir şey
başsız bir heykel, bir yıldız, bir doğru,
son ve biricik doğru
-hangisini?-
Ona sorduk.
O konuşmadı...

sanki öğrenemeyeceğimizi
ne de öğrenmek isteyeceğimizi biliyormuş gibi.
İlk taşı biz attık O’na, dostları.
Düşmanlarının canına minnet.
Duruşmada sordular ona, bir daha sordular...
Tek sözcük çıkmadı ağzından.
O zaman başkan hızla çaldı zili,
bağırdı,
öfkelendi;
sessizlik olsun diye, sanığın sessizliği duyulmasın.
Oy birliğiyle verildi yargı.
Teker teker geri döndük ve alnımızı duvara dayadık.



**************************************



TAŞLAR YİNELEMELER VE PARMAKLAR’
ın öz ve biçim olarak yeni olduğunu söylerken, Ritsos’un bu tür şiirlerine TANIKLIKLAR-1973 Cevat Çapan’ın dilimize çevirdiği UMARSIZ PENELOPE’ ınde yer alan KAVAFİS İÇİN 12 ŞİİR’le başlamış olduğunu belirtmek gerek...

Ben genellikle Yannis Ritsos’tan şiirleri TAŞLAR YİNELEMELER, PARMAKLIKLAR’dan seçtiğim için bu kitabın bazı özelliklerine daha çok ağırlık veriyorum.. Buradaki şiirlerin çoğuna teslim olmamanın şiirleri diyebiliriz. Sürgün ve tutukluluk yıllarının maddi ve manevi koşulları içinde canlanan bu yepyeni ses hayranlık uyandırmalı.. Örneğin YİNELEMELER bölümünde, eski Yunan kentleri arasındaki bölücü çatışmaları, yanıltıcı Tanrı sözcülerini, tiranların utanç verici bir biçimde ve sessizlik içinde 2000 yıl önce öldürmüş oldukları demokrasiyi yeniden ele alıp irdeliyor... ama koyu bir umutsuzluk içinde değil... kaynağını topraktan ve tarihten alan bir umut içinde... Her şeye rağmen ne Yaros’u, ne Leros’u, ne de Sisam’ı umutlarının mezarı olarak görmüyor.


Nice nice şeyler, yıllar yıllar arasında,
özellikle bizim ve yabancıymışcasına
bekliyorlar sessizce şiire geçmek için, güzel, arınmış,
(bu gösterişsiz şeyler, kemirgen, bilinmemiş ve yıpranmış,
bizi bunca yıpratmış şeyler ve unutulmuş, bağışlanmış.)
Birden
içlerinden biri kopup gelir dipten, kapalı, gururlu, etli ağzıyla,
alnında yaldızlı beşkollu ölümsüzlüğün. Kaldırır
öpülmemiş elini ve kutsar günahı, boşunalığı, pişmanlığı,
bilinmeyen yeni kederini tüm yaşamın, tüm ölümün.



Başta Heraklit ve Eflatun olmak üzere, eski Yunan tarihçi ve filozofları için tarih yinelenen bir zamandır.. Ritsos da Atina ile Isparta arasındaki ayrılıkçı savaşlarla, 1945 İç Savaşı arasında bir paralellik kuruyor. Bozgun ile zafer .. ve ikisinin de yüklendiği aynı boyutlarda..

Burada hiç kuşkusuz basit ve ilkel bir paralellik yaratmak için “dün” e dayanmıyor. Tarih benzer ve trajik bir zaman dilimi olarak kabul ediliyor. Aynı başarısızlıkların, aynı güçsüzlüklerin tarihi çünkü.. Bu tarih içinde geriye dönüş şiirlerinin yanısıra Parmaklıklar bölümünde yer alan şiirlerde büyük bir acı seziliyor. Şiirler saptayıcı bir aydınlığın, güçlü bir ustanın elinden çıkmış ürünler... Ritsos anlatımındaki aydınlık ve kesinlik de doruk noktasına çıkmış çünkü...

Haydi Ritsos’ca bir benzetme yapalım.. “Yaz günü, pencere kıyısında ısınmış bir testinin dış yüzeyi gibi yakıcı şiirler” bunlar. Yalın ve yakıcı dizeler. Kendi toprağının yaşanmış yakıcı gerçeği... Bu dizelerde binlerce ses gizlidir: tutuklular.. sürgünler.. işkence görenler...ve sokaklar..

Her şiir hemen hemen bir olayın, bir olgunun, bir eylemin, bir bekleyişin öyküsü... özeti.. Şiirlerin yazıldığı koşullar içinde nesneler nesnelikten çıkıp bir tanık, bir haberci oluyorlar.. Şiirler böylece bir bellek oluyorlar.. yaşanan utancın belleği... Türlü anılarla yaşanmış bir ömür... Sayısı yüzlere ulaşmış şiir kitapları, incelemeler...

Attila Jozsef, Mayakovski, Dora Gabe ve Ehrenburg’dan yapılan çeviriler... Şarkıları dillerden düşmeyen plaklar.. yabancı dillerde yayınlanan kitaplar... sarsılmayan bir irade ve dayanma gücü... Bunlar özenilecek bir ozanın, örnek bir insanın doğal başarısı...

Ama Ritsos’un en önemli özelliği; ülkesinin eski kültürü ile çağdaş kültürü, geleneksel şiir biçimleriyle, yeni şiir biçimlerini barıştırıp kaynaştırarak toprağına ve halkına yakın, onları anlatan şiirler yazmış olması... Halk ancak böylesi şiirleri türküleştirir... ve müziğine uyarak dans eder...

YAŞLANMA

Cumartesi, pazar, gene cumartesi - pazartesi de geçti
Sakin alacakaranlık tümüyle renksiz, ağaçlar, sandalyeler.
Hiç bir şey harcamadık. Yoksul, akşam yemeğinin yoksul testisi;
tabaklar, bardaklar, kederli eller, yüzüstü bırakılmış; -
kaşık yükseliyor; buluyor öteki ağızı -hangi ağızı?
Yemek yiyen kim? Susan kim? Açık pencerede
tükrüğünü yutuyor unutulmuş küçük bir ay.
Doymamış değiliz artık, aç değiliz şimdi.



Ritsos’un en önemli yanı ülkesinin geçmiş kültürü ile çağımızı, geleneksel şiir biçimleri ile yeni şiir biçimlerini kaynaştırıp halkına yakın şiirler yazarak çağdaş Yunan şiirindeki en önemli yerlerden birini alması.. Hem de, devrimci şiir yazacağım diye sloganlar yazmadan, şiire ihanet etmemek bahanesiyle şiirini labirentlere kapatmadan...

“Ve bir gün eğer
Beceriksiz gibi gelirse size dizelerimiz
bir şunu hatırlayın:
gardiyanların burunları dibinde yazıldılar
ve böğrümüzde süngü uçları”


Bu bir özür açıklaması değil kuşkusuz. Açık ve alçakgönüllü bir itiraf.. Savaşın başarısızlığına, eylemin yetersizliğine ve eski trajedilerin yinelenmesine rağmen, ozanın ve yandaşlarının yenilmezliklerini belgeler.



*************************************




BARIŞ


Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
elinde yemiş dolu bir sepet;
ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak testi gibi
ter damlalarıyla alnında...
barış budur işte.

Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek, kanlarının,
barış budur işte.

Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
gökyüzünün, renklerinden uzaklaşmış çanlarıyla
bayram günlerini çalan gözlerimizde.
Barış budur işte.

Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, ışık! Işık! - diye fısıldarlarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;
barış budur işte.

Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
bir kök olduğu zaman
gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
Ve sonunda, hissettiğimiz zaman yeniden
zamanın tüm köşe bucağında acıları kovmak için
ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
Barış budur işte.

Barış, ışın demetleridir yaz tarlalarında,
iyilik alfabesidir o, dizlerinde şafağın.
Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni bir dünya
kuracağız demesidir;
ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
Barış budur işte.

Ölüm çok az yer tuttuğu için yüreklerde
mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
büyük karanfilini alacakaranlığın...
barış budur işte.

Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren, barıştır işte.

Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.

Çev: Ataol Behramoğlu

YANNIS RITSOS



Şair Özdemir İnce'nin Yannis Ritsos'la yaptığı bir söyleşi

YANNIS RITSOS'LA İKİ GÜN DAHA



1965 ya da 1966 yıllarından birindeydi, Kemal Özer'den bir mektup aldım. Paris'teydim. Attila Tokatlı ona bir Yunan ozanından söz etmiş, adı Yannis Ritsos'muş. Bu ozanın, Aragon'un yönettiği 'Lettres Françaises' dergisinde birkaç yıl önce uzun bir şiiri yayınlanmış. Şiirin yayınlandığı sayıyı bulup kendisine göndermemi, şiiri çevirtip 'Şiir Sanatı' dergisinde yayınlayacağını yazıyordu.

Bir Fransız arkadaşımla birlikte derginin yönetim yerine gittik. Eski sayı ciltlerini taradık, sözü edilen şiiri bulduk. Ama görevliler o sayıdan ellerinde iki nüsha kaldığını, bu nedenle dergiyi veremeyeceklerini söylüyorlardı. O sıralarda fotokopi işleri bu denli yaygın mıydı? Ansımıyorum. Bu nedenle dergiyi almak için direttik. Sonunda, 'Verilmesine ancak Monsieur Aragon karar verebilir' dediler. Şanslı bir günümmüş anlaşılan, Aragon'un yanında kimse yokmuş, beni kabul etti. Aragon'un odasına girerken heyecandan dizlerim titriyordu. Aragon, bana:

'Bu sayıyı neden bu kadar ısrarla istiyorsunuz delikanlı?' diye sordu.

'İçinde bir şiir var,' dedim, 'bizim dile çevirip bir dergide yayınlayacağız.’

'Hangi şiiri, hangi dilde?'

'Yannis Ritsos'un şiirini, Türkiye'de.'

Aragon'un yüzündeki şaşkın mutluluğu anlatamam. Aragon, beni içeri getiren kişiye:

'O dergiyi bu delikanlıya verin,' dedi, 'en iyi böyle bir işe yarayabilir.'

Yolda şiiri okudum. Şimdiye kadar okuduğum şiirlere benzemiyordu, eski gibiydi ama yepyeniydi, bir şey söylemek istemiyormuş gibiydi, ama çok şey söylüyordu. Dergiyi Kemal'e istemeye istemeye gönderdim. Şiirin çevrilip çevrilmediğini bilmiyorum, ama hiçbir yerde yayınlanmadı.

Ritsos'un başka şiirlerini okuyabilmek için 1969 yılına kadar bekledim. Ama onun şiir evrenine ancak 'Taşlar, yinelemeler, parmaklıklarla girebildim. Böylece, 1971'den itibaren, onun şiirlerini çevirmeyi yaşamımın önemli görevlerinden biri olarak kabul ettim.

Hele yaptığım çevirileri yunanca asıllarıyla karşılaştırıp düzeltmek için benden vaktini esirgemeyen Ioanna Kuçuradi'yi tanıdıktan sonra bu kararım kesin bir süreklilik kazandı. Ritsos'un şiirini, yaşamını, onurlu, yenilmez ve örnek varlığını okurlara ve özellikle benden genç meslektaşlarıma tanıtmak, örnek olarak sunmak başlıca çalışma amaçlarımdan biri durumuna geldi.

Ritsos'la Taşlar, Yinelemeler, Parmaklıklar'ın Türkiye'de yayınlanması sırasında mektuplaşmaya başladık. Yazdığı ilk mektubunun tarihi 17 .2.1978. O yılın ağustos ayında Karlova: (Sisam adası) ziyaretine gittim. 79 ve 80 yıllarında ikişer kez Atina'da buluştuk.

12 ekim 1980 günü, Atina'daki evinden ayrılırken:

'Yazın gelecek misin?'' diye sormuştu.

'Evet, Ülker ve Tan'la birlikte Karlovassi'ye', demiştim.



Sonra, nisan ayı içinde bir gün (1981) İlhan Berk'in Istanbul'daki evinde, da içkinin verdiği cesaretle, gece yarısından sonra saat ikide (0 saatte genellikle çalışır) Atina'ya telefon ettiğimde de aynı şeyi konuşmuştuk. Benim için, kaç yıldır tatil yapmak, dişimden tırnağı arttırıp, Atina ya da Karlovassi'ye gitmekti. Onunla bir kaç cümle konuşma kaç saat yanında bulunmak, düşüncelerini dinlemek benim için vazgeçilmez bir gereksinim olmuştu. Bunun benim için sakıncaları da vardı: böylesine böylesine ozanla dostluk etmek, şiirlerini çevirmek beni onun uydusu durumuna getirebilirdi. Bunu önlemek için büyük çaba harcadığımı itiraf etmeliyim. Bu kuşkumu kendisine açtığım bir gün:

'Dünyada ozanlar vardır, ozan aileleri vardır. Biz seninle aynı aileden olabiliriz. Başka aileler de vardır. Tedirgin olmana gerek yok, bildiğim kadarıyla senin şiirin kendi şiirin. Ama bu aynı aileden olmamızı engellemez,' demişti.

Bu yaz da Ülker'le birlikte gene yollara düştük, ilkin Komotini'den telefon ettim, çalışıyordu; Atina'dan telefon ettim, gene çalışıyordu. 28.8.1981 akşamı Hydra adasından telefon edince:

''Planladığım çalışmalarımı bitirdim.Şimdi seninle Ülker'i bekliyorum, 4 ve 8 eylül tarihleri arasında'' demişti.

''İkarus'' adlı gemiyle Karlovassi'ye gelince, hemen otelden telefon ettim. Evde konukları vardı.

''Yarın akşam yemeğe gelin,'' dedi.

''Olur,'' dedim.

''Oğlundan bir mektup var sana .Amerika'da göndermiş. Bana da yazmış.''

''iyi'' dedim, ''yarın akşam gelince alırım.''

''Hayır,'' dedi, ''yarın akşam birlikte yemek yiyeceğiz ama siz sabah onda gelin. Konuşuruz, kahve içeriz. Ayrıca bir program yaptım : daha sonra bir seramik ustasının atölyesine gideceğiz. Oradan Potami'ye yüzmeye gideriz, öğle yemeğini de orada yeriz.''

Ertesi gün otelden saat dokuzda Çıktık. Ritsos'un epeyce uzak olan evine yaya gidecektik. Karlovassi epeyce değişmişti. Ama her zamanki gibi yeşildi. Özellikle begonya yaprakları, sırık fasulyeleri devsel boyutluydu. Yolda yürürken daha önceki görüşmelerimizde söylediklerini ansımaya çalışıyor, konuşmamızı kendi kafamda planlamak istiyordum. Neler söylemişti daha önceleri?

''Bir şiir için ifade ettiği anlama göre bir karar veremeyiz. Önemli olan onun ilkin şiir olmasıdır. Bir metin şiirse bir şey ifade eder; metnin içinde metnin içinde doğru ve haklı düşüncelerin yer alması onun şiir sayılmasına yetmez.

Durmadan, hiç durmadan çalışmamız gerek, biz ancak çalışarak kendimizi keşfedebiliriz, kendimizi keşfettikçe de evreni keşfederiz.

Bir şiir için dize yapısı çok önemlidir. Bir sözcüğün yeri rasgele değiştirilemez. Çeviride de buna dikkat etmek gerekir. Hele benim şiirlerimde.

Bir ozan sadece yapmayı düşündüğünü yaparsa başarıya ulaşmış sayılmaz, yapmayı düşündüğünü aşmalıdır.

Şiirden para kazanmayı hiç düşünmedim. Bana hep utanılması gereken bir şey gibi gelirdi. İnsan tanrıya dua ediyor diye ödüllendirilmek isteyebilir mi? Ama 49 yaşımdan bu yana şiirlerimin geliriyle yaşıyorum.

Bana çok yazdığımı söylüyorlar. Ama Homeros'un kaç dize yazdığını, Aiskhylos'un, Sofokles'in kaç oyun yazdığını düşünmüyorlar. Çalışmak bir yunanın karakteridir, tembel bir yunan olamaz.

Kadınların şiirsel içgüdüleri erkeklerden daha güçlüdür.

Nazım gösterişi sevmezdi, alçakgönüllüydü. Somutlaşmış bir iyilikti.

En çok Dostoyevski'yi severim, ondan sonra Proust, Joyce ve Faulkner gelir.

Fransız dili kemikleşmiştir. Benim şiirime genç Türk dili daha uygundur.

Denizin içini değil, yüzeyini severim. Doğal bir durum. Su insanın doğası değildir. İnsanın doğası topraktır



Yunan mitolojisinde çağdaş öğeler vardır. Zaten bütün evrensel mitolojilerde bu özellik vardır. Böyle durumlarda, şiirde, tarihsel transposition'lar yapılabilir. Bu, şiirin okurla sıcak ilişkiler kurmasını sağlar. Evrensel mitoloji şiiri, sanat yapıtını ne kadar açarsa, yerel mitoloji de yapıtı o oranda kapatır, bilmeceleştirir. Ama evrensel Yunan mitolojisinden yaralanmak sadece bizim tekelimizde değildir, bildiğiniz gibi, yüzyıllardır Batı'ya esin kaynağı olmuştur. Yunan-Roma-Hıristiyan kültüründen gelmeyen uluslar için durum biraz zordur, ama Yunan kültürünün en evrensel değerleriyle Anadolu kültürü arasında bazı ilişkiler bulmanız zor olmasa gerek."

Ritsos'un küçük bir bahçe içindeki bal peteği biçimli küçük evine gelince, bahçe kapısıyla dış kapının açık olduğunu gördük. Pencereden masanın başında çalıştığı görülüyordu.

"Büyük bir incelik." dedi Ülker, kapıların böyle açık bırakılması. İlk geldiğimizde de böyleydi. Bütün ışıklar yakılmıştı.

Ritsos, bu arada bizi gördü ve kapıya çıktı. Çalışma odasına girdik. Masasının üzerindeki bütün defterler kapalıydı. Dediği gizi çalışmasını bitirmişti. Şimdi deniz kıyısından topladığı taşlara resim yapıyordu. Taşları gösterip:

"Size on iki taş vereceğim," dedi. Ve hemen seçmeye başladı. "Seramik atölyesine gidince de kendi yaptığım bir tabağı vereceğim."

Huyunu artık öğrenmiştim. Havadan sudan pek konuşmazdı, Ne konuşmamız, ne yapmamız gerekiyorsa, söze hemen oradan başlardı. Ritsos, Ülker'e taşları verirken odaya göz attım. Büyük bir değişiklik gözüme çarpmadı: orta büyüklükte, alçakgönüllü bir oda; bir çalışma masası, masanın üzerinde özenle üst üste dizilmiş kitaplar, defterler, mürekkep şişeleri, kalemler, sol tarafında yüze yakın taş, bir vantilatör, birkaç ilaç kutusu, mavi renkli bir petrol lambası; uzunca bir sedir, küçük bir kitaplığın gözlerinde gene taşlar, birkaç çiçek saksısı bir salıncak iskemle,ortada küçük bir masa, Üzerinde nefis bir dantela, çiçekler , her vazonun, her tabağın altında gene danteller, bir dolap ve ayaklı bir askı. Ve duvarlarda resimler, küçük bir galeriyi dolduracak kadar ve birkaç büst ve küçük heykel. Atina'daki evi de böyledir. Küçük, sade, sıcak ve müze. Düzenli ve tertemiz.

''Bak,'' dedi, "benim erotik şiirlerin Fransızca ve İngilizce çevirileri. incelemem için gönderdi çevirmenler .Yakında Fransa, İngiltere, Amerika ve Almanya'da yayınlanacaklar kitap halinde.''

Son yıllarda kitapları artık Yunanistan'da yayınlanmadan yabancı ülkelerde yayınlanıyordu. Fransızca metni bana, İngilizce'yi Ülker'e verdi. Fransızca ve İngilizce'yi çevirileri denetleyecek kadar iyi biliyor. Bu iki dili de Yunan aksanıyla konuşuyor, ama fransızlarda bile görülmeyen ölçüde zengin bir sözcük dağarcığı var. İngilizce'yi de aynı düzeyde biliyor, ama zorda kalmadıkça konuşmak istemiyor. Yazmanın ilk sayfasını çevirdim:


EROTICA

Kırmızı majör küçük süit
Gövdenin çıplaklığı
Etin sözü


Bildiğim Ritsos şiiri biçiminden epeyce değişik üç kitaptan oluşan kocaman bir kitap. Baktım, gözlerinin içi gülüyor, beni şaşırttığı için hoşnut, kendisinden böyle bir kitap beklemediğimden kesinlikle emin:

"Artık kocadım, böyle şiirler yazıyorum,'' diyerek gülümsüyor

''Kim kocamış?'' diye söze karışıyor Ülker.

"Ben,'' diyor. ''Ama insan, dünya, evren bir bütündür. Bu bütün içinde ozanın şiirine girmeyecek hiçbir şey yoktur. Cinsellik de insanın ayrılmaz bir parçasıdır, öyleyse ozanın ve şiirin de ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak insan gövdesi öylesine derinlikleri , öylesine yücelikleri olan bir evrendir ki insan ancak yaşlanarak keşfedebilir bunları. Derinin gözeneklerini, tek bir kumral kılı, hasta bir yüreği. Çünkü insan, o zaman, sadece güncel gözüyle değil, bütün geçmiş birikimin gözüyle, binlerce gözle görebilir .''

O bunları söylerken ülkemdeki konu yasaklamalarını (yönetiminkileri değil; ozanların, yazarların, eleştiricilerin karşılıklı yasaklamalarını) düşünüyorum. Bunları 72 yaşında, yıllarca toplama kamplarında yaşamış, akıl almaz işkencelerden geçmiş, bir özgürlük ve demokrasi simgesine dönüşmüş ozan söylüyordu. Ama ülkemizde, belli konuları, belli bir tavırla ele almayan ozanlar, yazarlar küçümseniyor, aşağılanıyor ve suçlanıyordu. Hele hele reçetelere uygun şiir yazdırmaya kalkışanlar bile vardı.



Ben bunları düşünürken, Ritsos üç yeni defter çıkardı. Ciltli. ikisi büyük, biri küçük. Bir hattat ustalığıyla, kırmızı ve siyah mürekkeple yazılmış. Birinin adı "Buluşma yeri'', ötekilerin adları Türkçe'ye ancak yaklaşık çevrilebiliyor. Bu yazın ürünü.

"Çok pahalı, bir yığın para verdim." diyor Ritsos defterlerini göstererek. "Kağıt, kalem ve defter tutkumdur benim. En güzellerine yazmak isterim. Bu konuda İtalyanların üstüne yok. Bir de Sovyetler Birliği var, kitaplarının baskısı pek iyi değildir, ama defterleri eşsizdir. Şu küçük defterin kağıdı elle yapılmıştır."

Ben mi açtım, Ülker mi, yoksa kendisi mi?

"Ecevit şiir yazıyormuş, ozanmış, öyle mi?" diye soruyor.

"Evet." diyorum.

"Ama bir ozan Kıbrıs için nasıl emir verebilir?"

"Devlet adamı, ozan çelişkisi bu," diyorum. "Tam bir trajik durum. Ozan emir vermedi, devlet adamı verdi. Müdahale kararının başta Kıbrıs olmak üzere Türkiye ve Yunanistan'a yaralı olacağına inandığı için vermiştir bu kararı. Yunan kültürüne büyük hayranlığı, Yunan halkına büyük sevgisi vardır. Ama böyle bir kara almak zorunda kaldı. Klâsik trajedilerde görülen bir durum. Ayrıca sizin şiirinize büyük bir sevgisi vardır. İngilizce bir kitabınızı verdim kendisine geçen kış, sizi, sağlığınızı, çalışmalarınızı sordu bana."

"Evet, bir Yunan gazeteci de söyledi bana, beni okuduğunu."

"Hocam Türkiye biraz Yunanistan'dır, Yunanistan'da biraz Türkiye. Öyle değil mi? Ben kendimi hep ülkemdeymişim gibi hissediyorum burada. Türk olduğumuzu öğrenen halk bize ailedenmişiz gibi davranıyor."

"Doğru, Yunan ve Türk halkları birbirinden ayrılamaz. Yunan halkı son yıllarda Türk halkı için çok üzülmüştür. Bakma sen politikacılara."

"Son yıllarda benzersiz acılar yaşadık. Binlerce gencimiz öldü, şimdi binlercesi hapishanede. Olanlar olmayabilirdi."

"Bireysel terör insanlık suçudur. Bir toplumcu, bir ilerici kendi halkını asla öldürmez. Bu tür davranışlar uluslararası emperyalizmin. kapitalizmin işine yara."

"Biz de Yunanistan için acı çekmiştik bir zamanlar."

"Bundan doğal ne olabilir? İki halk gerçek dosttur, kardeştir, tabanda sağlam bir sevgi vardır."
Birden, Ekim 1980'i düşünüyorum. Atina'daki evde genç İran'lı bir ozan vardı.

"Yunan ve Türk halkları bunca düşmanken siz nasıl rahat.a Ritsos'un çevirilerini yayınlayabiliyorsunuz?" diye sormuştu bana.
Ben yanıtlamadan Ritsos yapıştırmıştı:

"Düşmanlık sözü saçma, iki halk dosttur."

Ben bunları düşünürken avluda tavuklar gıdaklamaya başladı. Müthiş bir şamata. Ritsos'a baktım, sinirleniyor mu? Hayır umurunda bile değil. Derken ayağa kalktı.Ben, tavuklara "kişt" diyeceğini sandım, oysa o önce bahçeye bakıp sonra pencere panjurunu kapattı.

"Bayan Falitsa neredeyse gelir." dedi.

"Bu evde mi gözaltında yaşadınız?" diye sordu Ülker.

"Evet bu evde. Ama toplama kampları bir bakıma daha iyiydi. Orada konuşabiliyordum, tanıdıklarım, dostlarım vardı. Buradaysa evi polisler sarmıştı. Evde radyo, televizyon, telefon yoktu, gazete ve mektup falan yasaktı. Günde üç kez yürüyüşe çıkıyordum, polislerle birlikte. Halkın bana selam vermesi, benimle konuşması yasaktı. Denize gittiğim zaman iki yanımda yüzer metrelik boşluklar oluşuyordu. Karım ve kızımın dışında konuşacak kimse yoktu. Her şeyi göze alıp benimle konuşmaya gelen bir köylünün sağlam yerini bırakmadı polisler."


Birden Bayan Falitsa'nın bizi seramik atölyesinden, saat ikide alacağını anımsadık. Bayan Falitsa'yı anlatmanın şimdi tam sırası: tıp doktoru Bayan Falitsa, patoloji, çocuk ve iç hastalıkları uzmanı. Sabahın sekizinden akşamın onuna kadar hasta kabul ediyor, hastalarını dolaşıyor.. Evden de o sorumlu: yemek pişiren o, ustanın sağlığına dikkat eden o, ustayla birlikte gidip onu Atina'daki eve yerleştiren o, üç ayda bir Atina'ya gidip evi düzenleyen o, bize kahve ve reçel sunan o, bizi arabayla plaja götüren o, gece ondan sonra yemek hazırlayan o. Hep o. Nasıl dayanabiliyor böylesine yoğun ve zorlu yaşama? Ritsos'la 1945 yılında tanışmışlar, Bayan Falitsa tıp öğrenicisiyken. Ritsos toplama kampından dönünce 1954 yılında evlenmişler. Ritsos bu dönemle ilgili olarak "duygusal bağlarımızı sürdürdük" diyor. Olağanüstü bir insan Bayan Falitsa, yeryüzünde bir benzerinin bulunabileceğini sanmam. Bunca işi arasında bize imambayıldı yapmak inceliğini gösterdi. Nefisti.

Ritsos odanın öteki panjurlarını da kapattı. Seramik ustasına gitmek üzere dışarı çıktık. O sırada, kim göndermiş bilmiyorum, kocaman bir çiçek getirdiler. Yolda karşılaştıklarımız Ritsos'u büyük bir sevgi ve saygıyla selamlıyordu. Üç yıl önce, ozanın büyüklüğünü için bana dağları gösteren kahve garsonunu anımsıyordum. Denize paralel yolda yürüyorduk.

"Gelin size koltuğumu göstereyim." dedi Ritsos.

Akşamın belli saatlerinde deniz kıyısına gelip oturduğunu gören insanlar, rahat etmesi için ona beton bir koltuk yapmışlar. Ama kışın kabaran deniz ilk koltuğu yerinden sökmüştü. Şimdi yeni yaptıkları daha korunaklı bir yerdeydi, birincisinin kalıntısı da yanında duruyordu. Ozan zaman zaman buraya gelip, denizi, günbatımını seyredip dinleniyor, şiir kuruyordu belki. Tıpkı Vitoşa tepesindeki kayasından Sofya'yı seyredip yurtsever şiirler yazan İvan Vazof gibi. Sofyalılar şimdi bu kayayı bir parka getirmişlerdi.

Gittiğimiz atölyede Vasili (baba), Maria (ana) ve Yannis (oğul) çalışıyorlardı. Ritsos şiir çalışmaları bitince buraya gelip seramik çalışıyordu. Halk işi seramik. Ritsos bu sanatı tanıtıp desteklemek için kendi yaptığı tabaklarla (tabakları resimliyordu) bir segi açacaktı. Bu sergiye çalışıyordu. Oğul Yannis hemen boyaları ve önlük getirdi. Ritsos benim elime de bir tabak tutuşturdu. Ama pek beceremedım. Ülker çok iyi şeyler yaptı. Baba Vasili gelip Ritsos'a bir şeyler sordu. Bizi sorduğunu sezinledim. Aldığı cevap yüzünü aydınlattı Vasili'nin. Bana Alaçatı'yı bilip bilmediğimi sordu. Annesi-babası oralıymış.

''Biliyorum,'' dedim. 'İzmir'le Çeşme arasındadır: Çok severim. Dün oradan söz ediyorduk.'

Gerçekten de öyle. Olağanüstü bir çarşısı vardır Alaçatı'nın. Mimarisi bozulmamış bir kasabadır. Vasili çok sevindi, kasabasını bilmemiz hoşuna gitmişti. Zaten tanıdıklarımızın çoğu Türkiye kökenliydi. Theodorakis'in annesi Çeşme'liydi. Theodorakis ''Çeşmes'' diyordu. Ressam Yannis Apostolopulos'un babası İzmir'li, annesi Foça'lıydı. Ozan Steilos Geranis'in babası Kuşadalıydı. Başka biri Urla'lıydı. Sökeli, Konyalı, İznikli, Ayvalıklı, vb. Vasili, karısı, oğlu, hepsi, taşıyamayacağımız kadar armağan ver mek istiyorlardı.

Saat ikide Bayan Falitsa geldi, bizi arabasıyla Potami kıyısına götürdü. Bizi bırakıp Karlovassi'ye, hastalarına döndü. .



Deniz kıyısındaki turistler de tanıyorlardı Ritsos'u, birbirlerine gösterip saygıyla. Selamlıyorlardı. Ritsos soyunda. Yetmiş üç yaşına karşın çok biçimli bir vücudu vardı. Zorlamasıyla bu yıl, ben de(ilk kez denize girdim. Kalbinden rahatsız olduğu için doktorlar hareket etmesini yasaklamışlardı denizde. Denizin üzerinde sırt üstü duruyor gibiydi, ama yavaş yavaş açılıyordu. Denizden çıkıp kurulanırken bu yaz iki kilo aldığını söyledi. "'Kızımı ve Falitsa'yı yemek yerken görünce dayanamayıp ben de yiyorum" dedi.

''Bu sabah kaçta uyandın?'' diye sordu.

'Beşte,'' dedim, ''ben uykuyu sevmem, en fazla beş saat uyurum,'' dedim.

''Ben de fazla uyumam,'' dedi, ''Özellikle uzun şiirlerime çalışırken uyuyamam. Sünger Avcıları'nı yazarken on beş gün boyunca en fazla yirmi saat uyudum. Şiiri bitirdiğim zaman gözlerim görmez olmuştu, ayakta duramıyordum. Uyumamak doğallaşmıştı sanki. Karımın zoruyla uyku hapı aldım yaşamımda ilk olarak. İçtim ve on iki saat uyudum. Gözlerim iyi görür, iyi anlar. Şiirlerimde de görülür bu. Makronissos'ta işkence sırasında en çok korktuğum şey kör olmaktı. Bütün korkuları yenmiştim , ama bu korku hala içimdeydi. Bir gün kafama vurdular, gözlerim görmez oldu bir süre; o zaman, körlüğe de dayanabileceğimi anladım. Gördüğüm şeyleri tekrar düşünmeme engel olamazlardı ve ömrümün sonuna kadar yetecek şeyler görmüştüm. O zaman körlük korkusunu da yendim."

Bu sırada, Ülker denizden çıkıp yanımıza yaklaştı. Ritsos'un bu sabah ilk kez yaşlılıktan söz etmesi dokunmuştu ona.

''Kendinize haksızlık ediyorsunuz,'' dedi, ''sizi gören kimse inanmaz sözlerinize. ''

''Bilmem,'' dedi, ''ama ben her sabah genç uyanıyorum. Ama sıfır yaşında değil, bütün birikmiş yaşımla, dünyanın bütün yaşıyla genç uyanıyorum.''

Lokantada bamya ve makarna ısmarladık. Bize şarap, kendisine pepsi söyledi. Ben Ülker'e on beş günlük uykusuzluğu anlatıyordum. Çünkü o konuşmayı dinlememişti. Ritsos, nereden anladı bilmem:

''Evet,'' dedi, ''ilaçla vücuduma egemen olmak istemem. Kendi vücudumu irademle yönetmek isterim. Kendi gövdeme bir araç, bir ilaç vasıtasıyla egemen olmak istemem. iki kez prostat ameliyatı oldum. Albaylar döneminde Atina'ya gitmeme izin çıkınca, bir hastaneye telefon edip yer ayırttım. Kan işiyordum. Dört gün ilaç alıp sakinleşmem gerekiyor muş ameliyattan önce. İlaca karşı tepkim nedeniyle profesörün verdiği sakinleştirici hapı içmiyordum. Doktor son gün sordu: 'Bay Ritsos verdiğim hapı içiyorsunuz, öyle değil mi?' Ben daha yanıtlamadan, yanımızda duran hemşire: 'Hayır efendim içmiyor' dedi. Bunun üzerine profesör: 'Sağlıklı bir ameliyat yapabilmemiz için hiç olmazsa sonuncusunu içmelisiniz', dedi. Onu da içmedim. Ertesi gün ameliyathaneye götürdüler, lokal anestezi yaptılar, belimden aşağısı uyuştu. Çalışmalarını film seyreder gibi seyrediyordum. Doktor: 'Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bir isteğiniz var mı?' diye sordu. 'Gayet iyiyim,' dedim, 'Bir isteğim var ama söylemeye çekiniyorum.'

Doktor, 'Çekinmeyin, çekinmeyin, söyleyin', dedi. 'Mümkünse bir sigara içmek istiyorum' dedim. 'Bir sigara verin Bay Ritsos'a,' dedi, 'hiç olmazsa ameliyat sırasında sigara içen ilk hastamızı da görmüş oluruz.' Sigarayı yakıp verdiler, sigara içe içe ameliyat oldum.''

''Hocam, ilaç içmiyorsunuz, peki hiç sarhoş oldunuz mu hayatınızda?'' diye sordum.

"Kalbim hasta,'' dedi. "Bir onun için ilaç kullanıyorum. Sarhoşluğa gelince, hayatımda birkaç kez gerçekten sarhoş oldum. Ama şiir yazmak için, bazı engelleri aşmak için, bir şeyi kutlamak için içki içip sarhoş olmaya gereksinim duymuyorum. Şiir yetiyor. Şiiri yirmi dört saat yaşamak gerek. İçki araya kesinti sokar: Kırk sekiz yaşıma kadar 24 saatimi bölen engeller vardı: avukat yanında yazmanlık, sanatoryum, tiyatro, toplama
kampları, sürgün, bir yayınevindeki işim. Kırk sekiz yaşımda, telif ücretlerimle yaşayabilmek olanağı çıkınca, bir çekingenlik duydum. Acaba çalışma odama çekilip dünya ile ilişkim kesilince esin kaynağım kuruyacak mıydı? Kuşkularımın boşuna olduğunu anladım bir süre sonra. Tam aksine çalışma odam bütün evreni kapsadı, esin kaynağım derinleşti ve çoğaldı, çünkü artık bütün zamanım şiire aitti. Çalıştığım sürece, odamdan çıkmadıkça kimse rahatsız etmez beni. Telefonlara cevap vermem. Süre önemli değildir, çalışmam bitince odamdan çıkarım.''

''Buraya oranla Atina'da daha az vaktiniz vardır.''

"Yok canım! Orada da öyle. Sinema, sergi, tiyatro ve davetlere gitmem. Beni ziyarete gelenlerin de sayısı, sınırlıdır. Sabahları erken kalkarım. Yılda bir kaç kez üniversitede konferans veririm Evet erken kalkarım sabahları. Bir kahve içerim. Öğleye kadar çalışırım, saat 14'e kadar falan. Öğle yemeğini yerim. Saat 16'ya kadar gazete, dergi okurum. Ondan sonra bir kaç saat uyurum. Uyanınca sabahleyin yazdıklarımı düzeltirim. Akşam yemeğinden sonra ya okurum, ya da gene çalışırım. Yazmıyorsam gece yarısına doğru uyurum. Yazıyorsam, sınır yoktur.''

''Bayan Falitsa çoğu zaman Karlovassi'de. Atina'da yemeklerinizi kim hazırlar?''

"Ben. Sabahları sadece kahve. Çalıştığım sürece sigara. Sol elimde sigara. Ayrılmaz parçamdır. Sağ elimdeki kalem gibi. Daktilo ile yazı yazmam. Öğle yemeğim meyvedir, ya da domates, peynir. Akşamları yumurta ya da çorba. Bunları yapmayı beceririm. Cuma akşamları dostlarım gelir alır. Onların Pire yakınlarındaki evlerine gideriz. Hafta sonunu orada geçiririm.''

Dikkat ettim, yemek yerken konuşmayı sevmiyordu. Ciddileşiyordu, yani yemek yemeyi ya yük sayıyor, ya da çok ciddiye alıyordu. Belki de toplama kamplarının etkisiydi bu. Bu işi fazla uzatmak istemiyormuş gibiydi. Ama bu konuda soru sormadım.

''Hocam,'' dedim, ''tiyatrodan söz ettiniz, dansör müydünüz, bulvar tiyatrosu muydu çalıştığınız yer?''

"Hayır tam öyle değil, hem komedi, hem klasik tiyatro da oynuyorduk, tabii bulvar da oluyordu.'



O gün gece saat ikiye doğru bizi otelimize bıraktılar. Mutluydum. Ama içimde bir eksiklik vardı Bu kaçıncı kez bir arada oluyor, şiirden, sanattan, az da olsa politikadan söz ediyorduk. Konuştuklarımız bir süre sonra belirsizleşmeye başlıyordu belleğimde, üstelik bu konuştuklarımızı başkalarına aktarmak, başkalarıyla paylaşmak istiyordum. Ama Ritsos’un yazılı ya da ses makinasıyle röportaja kesinlikle izin vermediğini biliyordum. Konuştuklarımızı aklımda tutup kağıda dökebilirdim,belleği bir fotoğraf makinasına benzeyen Ülker de bu konuda bana yardımcı olabilirdi. Bunları ilerde yayınlayabilirdim. Ama böylesine bir davranış pek dürüstçe gelmiyordu bana. Yaptığım şeye Ritsos’un izin vermesini, bilmesini istiyordum. Kafamda bazı sorular vardı. Bunları Ritsos’a sormam gerekiyordu, soracaktım. Razı olmazsa, izin vermezse, herkesin başına gelen benim de başıma gelmiş olacaktı. Çünkü bütün ömrünce bir kez, 1952 yılında, Prag radyosunun röportaj yapmasına razı olmuştu. Ama gene de denemekten başka çare yoktu. Ertesi gün bütün cesaretimi toplayıp:

“Hocam, “ dedim, “size sorulacak birkaç sorum var. Beni tedirgin eden birkaç soru. Bunlara vereceğiniz yanıtları Türkiye’ de yayınlamak istiyorum, izin verirseniz. Şiirlerinize, düşüncelerinize büyük değer veriliyor ülkemizde. 1952 yılında Prag radyosunun sizinle yaptığı konuşmanın yayınlanması, düşünceleriniz, büyük yankılar yaptı. Yol gösterici, öğretici bir konuşmaydı. Ama asıl şu anda neler düşündüğünüz ilgi konusu, bu bakımdan...” Sözümü kesti.

“Ne soracaksan sor bakalım,” dedi.

Kulaklarıma inanamadım, tarihsel bir andı, 30 yıllık duvarı yıkıyordu Ritsos. Elim titreyerek defterimi açtım, elime kalemi aldım, Ülker’e de “Aman dikkatli dinle” diyerek ilk sorumu sordum:

“Nesnel gerçekten ( realite ) büsbütün bağımsız bir şiirsel, daha doğrusu sanatsal bir gerçek var mıdır? Sanatsal yaratıda nesnel gerçek ile sanatçının öznel gerçeğinin rolleri nelerdir?”

“Gerçek sadece duyduğumuz, gördüğümüz şeyler değildir,” dedi, “aynı zamanda düşleyebileceğimiz şeylerdir,fantastik duygulardır.Gerçeği adlandırmak tanımlamak çok güçtür, içten dışa, dıştan içe, nesnelden öznele, öznelden nesnele bir ilişki, bir etkileşim söz konusudur. Karşılıklı etkileşim vardır. Düş ve fantezi gerçeği ile elle tutulan gerçek aynı şeydir. Düşlediğimiz, düşleyebildiğimiz gerçek tarihsel gerçekten ayrılamaz. Öte yandan, sanatsal heyecan, doğa karşısında, yaşam karşısında duyduğumuz heyecanın aynısı, benzeri değildir. Çünkü yaşamın gerçeği sanatın gerçeği olurken, sanatsal gerçek olurken bir metamorfoz geçirir. Bir nesnede sanata özgü niteliklerin bulunması için bu değişim baş koşuldur. Bu nedenle, bizim estetik heyecanları gerçekten tanımamız oldukça güçtür; bu heyecanı saptamamız da güçtür. Bir bakıma, “şu estetik değere sahiptir’ şu estetik değere sahip değildir’ diyebilmek de oldukça güçtür. Estetiğin soyut niteliğine karşın, onu anlamak’tan, onu duymak’tan kuşku duyamayız. Estetik alan çok geniştir, çok derindir, aynı zamanda çok yüksektir. Bu uçsuz bucaksız estetik gerçekte yasaklanmış duygu, düşünce ve sözcük yoktur. Bu estetik gerçek her şeyi içine alır, her şeyi kapsar. Yani tarih, sosyoloji, felsefe, aynı zamanda insan gövdesi, ruh ve zekayı bir bütün içinde, mutlak bir birlik içinde kapsar.”

“Mitolojiyi günceli ve sonsuzu ekleyemez miyiz bu saydıklarınıza?” dedim.

Mutlaka! Mitolojiden nasıl yararlandığımı, tarihsel gerçek ve mitolojik öğelerden şiirlerimde nasıl yararlandığımı biliyorsun. Dini de unutma, din de ozanın bilgisine girmesi gereken toplumsal bir gerçektir. Duyumları, izlenimleri, nefis hazlarını, cinsel hazları da cinselliği de ekle...”

“Erotica’da olduğu gibi mi?”

“Evet, Erotica’ da olduğu gibi. Estetik gerçek sadece bunları değil, bütün duyguları, duygusallıkları ve hatta en katı mantığı da içerir. Eğer bunların tümü yoksa estetik gerçek tamamlanmış değildir. Bu açıdan bakınca gerçeküstücülüğün bir eksiği, bir suçu olduğunu görürüz, bir yanlışı: Mantık’ı yadsıdı gerçeküstücülük. Ve mantığı yadsırken daha katı bir mantık yarattı,sınırlı bir mantık yarattı, mantıksal olmamanın mantığını yarattı. Bununla birlikte ve bu nedenle, gerçeküstücülük dünya şiirine bir çok kapı açtı, büyük anlatım ( ifade ) alanı açtı, büyük olanaklar sağladı; ama gerçek bir yapıt, büyük ve özgün bir yapıt yaratamadı. Çünkü yaşamın önemli bir yetisini, mantığını bir kenara bırakmıştı. Sadece düş gördü. Ama başkalarının büyük yapıtı için gerekli hazırlığı yaptı. Bu yapıtlar gerçeküstücülüğün ve birikimlerinin üzerine kuruldu.”

"Yani hocam, masanın dört ayağı da yere basmış oldu.”

“Evet, öyle diyebiliriz. Artık masanın üzerine bir çiçek, bir defter koyabiliriz. Çünkü toprak ve gökyüzü arasında bir ilişki kuruldu.Bak sana bu yaz burada tamamladığım şiirlerimden birinin bir bölümüyle bir örnek vereyim:

“Nice nice kara sayılar var,yadsımalar,

çıkarmalar, bölmeler var,

ve aşağıda şiirin köşesinin altında güncel mavi.”

( Burada, son dizedeki “ şiirin köşesinin altında” yı pek iyi kavrayamadığımı görünce açıklamaya çalıştı: burada bir aritmetik işlemi söz konusuydu: bölünen, bölen ve sonuç.Bunun üzerine kalkıp masasına yaklaştım ve bir boş kağıt aldım, aşağıdaki şekli yaptım:

............./ ...................
__ __ __.__ __ __ __

( M. A. V. İ. )


Baktı. “Evet, doğru,” dedi. “Mavi işte oradadır.”

Gene de pek iyi anlamadığımı düşünerek dizeleri Yunancasını defterime yazmasını istedim. Yazdı.)

Soruma verdiği yanıtın yeterli olduğu kanısına vardım. Daha fazla yormak istemiyordum. Arka pencere ve yandaki pencereden gelen diri ışığın aydınlattığı, yaş, acı ve baskı tanımayan yüzü yorgun değildi ama, dipdiriydi. Şiir üzerine konuşmak heyecanlandırmıştı onu. Doktorların yasaklaması üzerine günde elliden ona indirdiği ama bizim gelişimizle on beş, yirmiye çıkardığı yassı sigaralarından birini ağızlığa geçirip yaktı ve başka sorun var mı? Gibilerden yüzüme baktı.



“İzin verirseniz bir sorum daha var” dedim.

“Bugün 7 eylül 1981 saat 2. Sanatsal ve toplumsal sorumluluklarının bilincinde olan çağdaş ozanı tanımlar mısınız?” Bu sırada çalışma odasının kapısı çalındı. Kızı. Atina’dan telefonla arıyorlarmış. Ritsos odadan çıkınca Ülker’e “Tarihsel bir olaya tanık oluyorsun, dedim heyecanla. 1952 yılından bu yana hiçbir yerde, hiçbir zaman, hiçbir kimseye böyle bir şey yapmasına izin vermedi. İlk kez 1952 yılında Prag’da yaptılar, ikincisi bu bizim yaptığımız.”

Bu sırada gülümseyerek içeri girdi Ritsos: “Biliyorsun,” dedi, “otuz yıldır ilk kez senin sorularına cevap veriyorum...” “Biliyorum,” dedim, “siz telefonda konuşurken Ülker’e söylüyordum bunu.”

“Ne sormuştun?”

“Sanatsal ve toplumsal sorumlulukların bilincinde olan çağdaş ozanı tanımlar mısınız? demiştim.”

“Benden isim vermemi isteme.”

“İsimler söz konusu değil, ozanın sanatsal ve toplumsal sorumluluklarının bilincinde olan çağdaş ozanın,niteliklerini soruyorum.Sizce neler olmalıdır?”

“Çağdaş ozanın kesinlikle sahip olması gereken bütün özellikler, her zaman, her dönemde, bütün çağlar boyunca, bir gerçek ozanın sahip olması gereken niteliklerdir. Yani bir insan, sadece kendisininkilerle değil, herkesle kardeş olan, bütün insanlarla kardeş olan, herkes olan bir insan. Çok incelmiş bir duyarlılığa sahip olmalı, son derece incelmiş. Her hareketle, en uzaktakilerle bile en somut ve aynı zamanda en tanımlanmaz ilişkiler kurabilen biri. Bilincine ve yazısına geçen dünya ile en ince, en kesin, en karmaşık ilişkileri kurup sürdürebilecek sürekli dikkat ve uyanıklığa sahip biri. Geleceği önceden sezebilmek, önceden gerçekleştirebilmek, önceden kurabilmek için dünyanın bütün uygarlıklarını ( geçmiş ve şimdiki ) bilen, kavrayan biri. Bütün bunlara sahip olabilmek için sabahın erken saatlerinden en derin geceye kadar süren günlük çalışma gereklidir;bu günlük çalışma gerekli ve zorunludur,çünkü dil,anlatım,sözcükler, fiil ve söz, son derece, son derece karmaşık ve ince bir aygıttır. Ve bir sözcüğü başka bir sözcüğün yanına ve bir sözcüğü bir dizeye yerleştirmek başlı başına bir keşiftir. Örneğin çok yalın, çok yalın bir sözcük alalım: ‘masa’.Ama masa sadece masa mıdır? İlkin bu masanın ağacı vardır, bu ağacın geldiği orman, çırılçıplak ya da çiçek açmış ağaçlar, kesici oduncu vardır, balta vardır,ağacı taşıyanlar, işçiler vardır, başka işçiler vardır... Masanın yapıldığı atölyenin atmosferi,onu masalaştıran marangozlar, mobilyacılar vardır. Marangozun başına sıçrayan yongalar vardır. Biraz daha uzak ilişki olarak, tekne vardır, kürek vardır;hatta istersek Argonotlarla bile ilişki kurabiliriz, öyle değil mi?”

“Yani kocaman bir evren var her sözcükte?”

“Doğal olarak vardır.Bir kuşağın deneyimini öteki kuşağa aktarmak;dahası insanların yaşamını kolaylaştırmak, güzelleştirmek için yararlı nesneler hazırlayan insanların ortak çabaları söz konusudur. Bu noktada estetik alana gireriz. Yuvarlak masa, kare masa, dikdörtgen masa, büyük masa, küçük masa, bahçe masası, yemek masası, güzel bir kadının uyumadan önce üzerine çiçek koyduğu masa, ellerimizi, tabaklarımızı koyduğumuz masalar, su ve şarap bardaklarımızı koyduğumuz, defterlerimizi koyduğumuz üzerinde şiir yazdığımız masalar. Bu masanın çevresinde, dostlarla birlikte, nice mutlu, nice coşkulu, kavgalı, içkili, tartışmalı anlarımız vardır; aile acıları, yitikler, yenilgiler, dünya acıları, savaşlar, öldürmeler, silahlı saldırılar, çığlıklar ve büyük susuşlar, suskunluklar. Geceleyin bir adam başını ellerinin arasına almış, dünyanın karşısında, dünya ile baş başa. Görüyorsun, basit bir sözcük: masa! İşte bu nedenle nesneleri severim, nesnelere taparım. Bu nedenle şiirlerimde bol bol nesne adları vardır.”



“Hocam, ya bağlanmanın sınırları?”

“Benim için angaje şiir diye bir şey yoktur.Şiir vardır, ya da yoktur.Bir ozan şiirsel kaynağını herhangi bir partinin programından, bir ideolojiden almaz.Ozana, kendi duygularını açıklamak gereksinimi yol gösterir. Bu yüzden bağlanma sınırı diye bir şey olamaz. Ozan, herkesin düşleriyle buluşmak ister. Ama senin de tanık olup söylediğin gibi Pasok ve Yeni Demokrasi partileri benim bestelenmiş şiirlerimden, özellikle ‘Rumluk’ ( Yunanlıların Öyküsü ) adlı şiirimden yararlanıyorlar seçim kampanyalarında. Bu ozanın suçu değildir. Aksine ulusal oluşunun, başlıbaşına bir kurum oluşunun belgesidir.Çünkü ozan herkese, insanlığın geleceğine seslenir. Ozanın savaşı budur. “Yalınlığın anlamı” şiirimi anımsarsan, ne demek istediğime örnek bulursun. Şiir yakalanmayanı, dile gelmeyeni, görünmeyeni ele geçirmektir. Halktan yana olmak için partili olmak gerekmez, gerçek ozan olmak gerekir; gerçek ozan ise kendiliğinden partilidir, ilericidir. Biz bu yüzden çok çalışmalıyız ve çalışmayı da çalışarak öğreniriz. Şunu kesinlikle aklından çıkarma: bir ozanın en önemli özelliği ‘ sürekli olan’ la ‘güncel’ i bağdaştırmaktadır.”

“Hocam, 15 ekim 1952 günü Prag radyosunda yaptığınız konuşmada, ‘Şiirsel dil bireşimseldir (syntehetique), oysa eleştirinin dili çözümseldir (analytique) diyorsunuz.Ayrıca, bana buradan, Karlovassi’den yazdığınız 15.7.1981 tarihli mektubunuzda da ‘Plan yaptım, bu yaz üzerinde çalışıp çok mısralı iki bireşimsel şiire son şeklini vereceğim ‘diyorsunuz. ‘Bireşimsel’ kavramıyla neyi anlatmak istiyorsunuz?

“ ‘Bireşimsel’i, kompoze’, ‘bileşik’, ‘birçok parçadan oluşmuş’ anlamlarında düşünmek gerekir. Söz konusu iki mantıktır. Birincisi bireşimsel. İkincisi çözümsel. Çözümsel olan sadece eleştiriye özgü değildir. Çözümsel anlatım düz bir anlatımdır; düzdür, engebeli değildir, derinlikleri, inişleri-çıkışları, yükseklik ve dorukları yoktur. Bir ozan öyle bir dil kullanmaz. Halk da kullanmaz, en azından duyar. Örneğin bir avukat evinden çıkıp iş yerine varıncaya kadar yaptıklarını, gördüklerini tek zamanla anlatır, örneğin ‘di’li geçmiş zaman kullanır, söylediklerinde duyguları, ilişki kurduğu gerçeğin harekete geçirdiği duyguları yer almaz. ‘Bugün saat yedide kalktım. Yedi buçukta evden çıktım. Trafik Çok sıkışıktı, buraya gelinceye kadar canım çıktı’ der. Oysa ozanın işi matematiksel ilişkiler kurmak değildir. Ozan bütün zamanları birbirine karıştırır. Cümlenin devinimlerinden yararlanır. Aynı süre içinde ve aynı mekanlarda havanın sıcaklığını duyumsar, penceresini açınca yeni açmış çiçekleri, ağaçlardaki tomurcukları görür, bunlar ona güzel bir kadını anımsatır, sürgündeki koca da dünyayı, dünü, bugünü ve yarını düşündürür. Duygu ve düşünceleri katmanlıdır. Bu katmanlar arasında gözle görülmez, duyumsanabilir ilişkiler vardır. Bu nedenle kuracağı cümlede, soru işaretleri, ünlemler, üç nokta, sıçramalar, atlamalar, beyaz alanlar, söylenmeden geçilen ama sezinletilmek istenen gerçekler vardır. Bu nedenle dili hareketlidir. Halkın çok boyutlu dilidir. Dediğim gibi, ozan, nesneler, olaylar ve gerçekler arasında matematik ilişkiler kurmaz. Onun işi ‘dissimulation’ dur ( duygu ve düşünceleri saklama ), metamorfoz’dur.

“Yani iki kere iki dört etmeyebilir.”

“Etmeyebilir. Ozanın yaşam karşısındaki durumu çok önemlidir. Ozanın ve şiirin görevi yaşamın doğrulanmasıdır, olumlanmasıdır, yani ‘affirmation’ u. Bütün bu acılardan sonra, işkencelerden sonra ‘hayat ne güzel’ deriz, demeliyiz. Bu nedenle bu ‘olumlama’ için savaşırız. Ozan ölümü seçmez, ölüme karşı ölümsüzlüğü, hayatın ve uygarlığın ölümsüzlüğünü seçer. Ölümün bir tek değeri vardır, o da bize ölümsüzlük arzusu vermesidir.

Yaşamımı biliyorsun. Yaşamımda sadece dostlarıma değil, düşmanlarıma da minnettarım. Onların, düşmanlarımın işkenceleri, haksızlıkları, sömürüleri sayesinde kendi varlığımın derinliklerinin bilincine vardım; orada sondaj yaptım, petrol sondajı, su sondajı gibi, sadece kendi varlığımın değil, bütün evrenin. Dış baskıya karşı koyabilmem için bütün uyuyan iç güçlerim seferber oldu, baş kaldırdı. Baskı oranı arttıkça karşı koymam da çoğaldı, yoğunlaştı ve baskının düzeyini, yüzeyini aştı, aşıp geçti ve doruğa yükseldi. Goethe’ nin dediği gibi, ‘dipte doruğun bilincine varırız’. Doruğun dipteki bir insan için önemi vardır, doruğa yakın biri için doruk birkaç metreyle ölçülebilen bir mesafedir. Ama unutma bu bir program değil bir gerekliliktir. Günlük yaşamın peşine düşen insanlar bu dorukların ve çukurların farkında değildir. Ozanın görevi bunları, yani dorukları, derinlikleri ve çukurları bu insanlara göstermektir.

‘Karanlıkta gülümsedi bir adam,

belki çünkü karanlığı görmüştü,

belki çünkü karanlıkta görmüştü.’

Bu dizeleri anımsıyor musun?

“Anımsıyorum hocam”


Eline Yunanca bir kitap aldı:

“Bu kitapta dostlara seslendiğim şiirler var. Şimdiye kadar hiçbir kitaba girmemiş olan şiirler. Nazım için yazdığım şiir de bu kitapta yer alıyor. Yıllar önce Pablo Neruda için yazdığım bir şiirde şöyle bir dize var: ‘En büyük yük sırtımızda taşıyıp da başkalarına veremediğimiz ışıktır.’ Çünkü önemli olan aydınlığa sahip olmak değil, onu dağıtmak, sunmak ve paylaştırmaktır. Ozanın politikası işte budur, bir başka politikası yoktur. Bu görevi ozan içtenlikle, ‘Familiarite’ ( içtenlik, teklifsizlik, senli-benlilik, içli-dışlılık ) ile sağlayabilir. ‘Familiarite’ şiirimin en önemli öğesidir. En olmayacak, en ciddi şeyleri hiçbir şey olmamış gibi ‘familiarite’ içinde söylerim. Belagat yok, tumturaklılık yok, basitlik ve yalınlık var.

“Hocam bir Fransız gazetecisine en büyük Fransız ozanın kim olduğunu sormuşlar televizyonda, o da sizin adınızı vermiş, doğru mu?”

“Doğru. Orada otuzdan fazla kitabım yayınlandı.”

“Fransa’ya, Paris’e gittiniz mi?”

“Gitmedim”

“Ama İtalya’ya gidiyorsunuz?”

“Gidiyorum çünkü orada Yunan uygarlığının uzantısını görüyorum. Yunanistan’la İtalya, iki kültür arasında, bir kan nakli söz konusu. Yunan kanının İtalyan damarına nakli. Yunan mimarisini, Yunan heykelini daha büyük boyutlarda gerçekleştirdiler. İtalya ayrıca Akdeniz’dir. Sana işin doğrusunu söyleyeyim. Saklamaya gerek yok. Şiir üzerine seninle dilimden başka bir dilde konuştuğum için üzgünüm, canım sıkılıyor, acı çekiyorum.”

“Ama hocam isterseniz yayınlamam bunları.”

“Yayınla, yayınla. Artık bir kere ok yaydan çıktı. Seni böyle coşku içinde görünce ben de sana uydum. Ama ben ne yapayım ki, ancak kendi dilimde, duygu ve düşüncelerimi açıklayabilirim. Kendi toprağımda, kendi gökyüzümün altında bu duyguları yaşayabilirim. Albaylar döneminde İngiltere hükümeti albaylar hükümetine resmi bir mektup yazarak ‘Yunan sanatı ve düşüncesi’ konulu bir toplantıya katılmamı sağlamalarını istedi. Beni Atina’ya çağırdılar. Buradan mevcutlu olarak, polislerle birlikte Atina’ya gittim. İçişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Patagos bana pasaport vereceklerini, gerekeni yapacaklarını söyledi. Ben de ona kendilerinden bir şey istemediğimi, bana pasaport verecek yetkileri bulunmadığını söyledim.”

“O da size ‘Siz bir ozansınız niçin politikayla uğraşıyorsunuz? Dedi. Siz de “Bir ozan halkının en has evladıdır, bu nedenle politikayla uğraşmak zorundadır” dediniz.

“Evet. Ben, ozanım ilerici bir ozanım, Yunanistan’ı severim. Yunanistan'ı hümanizmanın vatanı olduğu için severim.Kendi dilimle konuşmadığım zaman, bir yabancı dilde konuştuğum zaman, ahmaklaşır gibi olurum, duygu ve düşüncelerim yoksullaşır. Her ozan bu bu tedirginliği duyar. Nazım da öyleydi. Yazabilecek kadar iyi Fransızca ve Rusça bildiği halde Türkçe'den başka bir dil kullanmamıştır. Ancak çevirmenlerine bir yardım söz konusu olduğu zaman Rusça ve Fransızca bilgilerini kullandı”



“Hocam bana günde 8, 10, 12 saat çalıştığınızı yazdınız. Komotini’den size telefon ettiğim zaman da öyle söylediniz?”

“Ozanın işi çalışmaktır, eser yaratmaktır. Başka bir işe doğrudan doğruya karışmaz. Onun işi çalışmak ve eser yaratmaktır. Bunu en iyi başardığı zaman kendisinden beklenen bütün hizmetleri yerine getirmiş olur. Bu evdeki gözaltı sırasında beni umutsuzluktan ve delilikten şiir ve resim çalışmalarım kurtarmıştır.”

“Zaten şiirlerinizde ‘umutsuzluk’a rastlanmaz.”

“Rastlanmaz, çünkü umutsuzluğa yer yoktur şiirde.”

“Ustalık için ne düşünüyorsunuz?”

“Yani olgunluk dönemi demek istiyorsun.Ozanına bağlı. Benim sevdiğim ozanların başında gelen Kavafis önemli şiirlerini 50 yaşından sonra yazdı, daha önce yazdıkları çok önemli şiirler değildir. Nazım kaç doğumluydu?”

“1902”

“Romanya’da yanında çok güzel bir Rus kadını görmüştüm, delicesine aşıktı ona, adı neydi?”

“Vera son karısıydı. ‘saman sarısı’ diye bir şiir yazdı onun için. Ona başka şiirler de yazdı.”

“Son karısı dedin, kaç kez evlendi?”

“Üç ya da dört kez. Kadınlar çok severdi onu. Ama onun büyük bir saygıyla sevdiği eşi Piraye hanımdı. Onun için de olağanüstü güzellikte şiirler yazdı.”

“Biliyorum. Nazım’dan çevirdiğim şiirler altı-yedi baskı yaptı. Prag karşılaşmamızı hiç unutmam onunla. Radyoda karşılıklı bir konuşma yapmamızı söylediler. O, ‘İlkin Ritsos’a sorun soruyu,’ dedi, ‘hem yaşı benden küçük, hem de şiiri benden büyük.’ Onun bu alçakgönüllü davranışı büyüledi beni, hayranlığım daha da arttı. O sırada ününün doruklarındaydı, bense onun kadar tanınmış bir ozan değildim. Hayatımda rastladığım en yüce gönüllü, alçakgönüllü, kıskançlık nedir bilmeyen biriydi. Başka ozanlara karşı hiç kıskanç değildi. Beğeniyorsa seviyorsa hiç sakınmazdı bu duygularını belli etmekten. El değmemiş, çocuksu bir yanı vardı. Çağımızın en büyük ozanlarından biriydi.”

“Çağımız şanslı bir çağ, büyük ozanlar çağı, Nazım gibi, sizin gibi, Neruda gibi, Nicolas

Guillen gibi...”

“Nicolas Guillen’in şiirlerini yunancaya çevirdim.”

“Başka kimleri çevirdiniz?

“Alexandre Blok, Attila Jozef, Mayakovski, Nazım Hikmet, İlya Ehrenbourg, bunlar çok baskı yaptılar. Bu yakınlarda Bagriana ile Ho Şi Minh’den çevirdiğim şiirler yayınlanacak. Ayrıca Romen ve Çek / Slovak şiirleri antolojisi hazırladım. Bir de Dora Gabe’nin “Ben, annem ve evreni’ni çevirdim çocuklar için on bir baskı yaptı.

“Dora Gabe’nin kitabını ben de çevirdim. Küçücüktüm adıyla yayınlandı, henüz birinci baskıda.”

“Olsun, önemli olan o güzel kitabı çevirmen.”

“Bir gün bütün şiirlerini çevirmek istediğim, sizin dışınızda, iki ozan var: Antonio Machado ile Rafael Alberti, ama önce ya İspanyolca öğrenmeliyim ya da iyi İspanyolca bilen bir ortak bulmalıyım.”

“Ben Alberti’nin ilk şiirlerini severim.”

“Hocam A.B.D. ‘deki Beat Generation için ne düşünüyorsunuz. Avrupa şiiri için?”

“Ginsberg ve Ferlingetti ilginç ozanlar. A.B.D. ‘inde ilginç gelişmeler var. Ama ben gene de İngiliz şiirini tercih ederim. Rene Char ve Henri Michaux’dan sonra ozan çıkmadı Fransa’da. Büyük bir düşüş var Fransız şiirinde. Michaux’nun karısının ölümünden sonra yazdığı şiirleri çok severim. Evet Özdemir, ozan karanlıkta görebilen insandır. Şiir ise, yani ozanın serüveni, yakalanmayanı, dile gelmeyeni ele geçirmektir. Şiire erişmek için, çok, çok çalışmalıyız. Çok!”

Usta “çok!” derken, saat gece yarısından sonra biri vurdu. Seçim kampanyaları için köyleri dolaşan kızı (İngiltere’de okuyor) çok yorgun olduğu için özür dileyip yatmaya gitmişti. Bayan Falitsa yorgun görünmemeye çalışıyordu. Ritsos da öyle. Ama ertesi gün onlar Atina’ya gideceklerdi, bizi de epeyce uzun bir yol bekliyordu: Karlovassi, Vathi, Kuşadası İzmir. Ülker’e “haydi anacığım” dedim. Tartışmaya girmenin bir yararı olmayacağını bildiğim için bizi otele götürmelerine ses çıkarmadık.

Otelin önünde onlar arabadan indiler. Sarıldık. İkisinin de elini öptüm.

Ritsos:

“Unutma,” dedi, “ikiniz için her zaman iki sandalye ve iki tabak var masamızda.”

“Unutmam.” Dedim. “Nasıl unuturum?”

“Ne zaman geleceksiniz?”

“Yazın Karlovassi’ye. Ama ben Haziran’da Atina’ya gelebilirim. Önemli olan bütün ayak bağlarından kurtulup, ozan özgürlüğüne kavuşmam. Bu o zamana kadar gerçekleşecek.”

“La liberte est toujours premiere” dedi.

“Temel nesneler” adlı şiirinin son dizesiydi: “Her zaman en başta özgürlük.”

“Evet ,” dedim, “öğrenmek ve bedelini ödemek gerek.”

Bir kez daha sarıldık. Arabaya döndüler. Çok mu usta yoksa çok mu acemi sürücü olduğunu bir türlü kavrayamadığım Bayan Falitsa arabayı, denize doğru, karanlığa sürdü.:

“Karanlıkta gülümsedi bir adam,

belki çünkü karanlığı görmüştü,

belki çünkü karanlıkta görmüştü.”

“Sanırım,” dedim Ülker’e, “ozan’ın en iyi tanımı bu üç dizede yatıyor.”

1 Eylül 2016 Perşembe

GOETHE

ALMAN ŞAİRİ GOETHE'NİN EVRENSELLİĞİ

(28 Ağustos 1749, Frankfurt - 22 Mart 1832, Weimar)

 Çev: Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Kültür Bakanlığı Yayınları / 1992


 "Para her şeyi yapar diyen adam / para için her şeyi göze alan adamdır..."

GOETHE






Goethe'nin dehası onun ciltler dolduran ve yalnız şiir, nesir, tiyatro gibi edebîyatın tüm alanlarını kapsamakla kalmayıp botanik, jeoloji, anatomi gibi bilim alanlarına da uzanan eserlerinde ölümsüzleşmiştir. Ama şunu hemen belirtmek isterim ki Geothe'nin yalnız kitapları değil, hayatı da başlı başına incelenmeye değer bir eserdir.

Eğitimine, yetiştirilmesine özen gösteren bir anne babanın varlığı ilk yaşlarda onun kişiliğini belirlemiş, ama Goethe sonra hayatı boyunca kendini sürekli yetiştirmek, hayatı çok çeşitli yanlarıyla dolu dolu yaşamak ilkesini korumuştur.

«Dichtung und Wahreit» (1811- 14) (Şiir ve Hakikat) başlıklı otobiyografisinde, tabiatının anasına ve babasına çeken yanlarını şöyle sıralar: «Babamdan dış görünüşümü ve hayatı ciddi sürdürmeyi, Anacığımdan da şen tabiatımı ve hayal kurma zevkimi aldım».

Gerçekten de Goethe, babasında disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinde de hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme imkânını bularak dengeli bir bütünlükten daha çocuklukta nasibini almıştır. Onun ilk öğretmeni babasıdır. Ondan Latince, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, İbranice dersleri, almış, daha on yaşındayken Aesop'u, Homeros'u, Vergilius ve Ovidius'u tanımış; öte yandan da Şark dünyasına Binbir Gece Masalları'yla girmiştir.

Çocukluk döneminde etkilendiği eserler arasında Alman halk efsaneleri de vardır. Babası çocuklarının din eğitimine önem verdiği için onu ve kardeşini muntazam olarak kiliseye götürür, onlara İncil okurdu. Goethe daha sonraları Hıristiyanlığı katı din kalıpları şeklinde yorumlamayan çok geniş bir din duygusuna ulaşmışsa da İncil'in kendi üzerindeki etkisini her zaman itiraf etmiştir. Çocukluk yıllarına ait önemli bir olay, Yedi Yıl Savaşları'dır ..

Fransız işgali sırasında Goethe'lerin evi Fransız subaylarına karargâh olmuş, resim ve tiyatroya meraklı olan Fransız subayı küçük Goethe'yi gezici Fransız tiyatro grubunun temsillerine götürmüş, onda resme ilgi uyandırmıştır.

Babasının isteğine uyarak Leipzig'de hukuk öğrenimine başlayan Goethe bu arada edebiyat derslerini de izlemiş, ünlü Winckelmann'ın bir öğrencisinden resim dersleri almıştır. Hareketli ve hararetli üniversiteliler hayatını bütün yönleriyle yaşamak istediğini, yemeklerini yediği bir misafirhanecinin kızı Katchen Schönkopf'a âşık olduğunu öğreniyoruz.

Rokoko tarzında kaleme aldığı ilk şiirlerin konusu ve esin kaynağı bu kızdır. Yaşanmış bir aşkı sanat katına yüceltmekle başlayan şairlik tutumu Goethe'nin hayatı boyunca sürmüş, «yaşantı edebîyatı» denen tarz onun tarzı olmuştur.

Leibzig'den sonra Strassburg, şair hukuk öğrencisinin ikinci durağıdır. Öğrencilik yılları sırasında rahatsızlanıp baba ocağında kendine geldikten sonra Strassburg'a geçmiştir. Burada edindiği dostlar, hakim Jung Stiling, Jacob Michael, Reinhold Lenz ve ilahiyatçı Franz Christian Lerse onun ruh ve düşünce dünyasında yapıcı rol oynarlar. Ama edebîyat açısından dönüm noktası oluşturan dostluk, Sturm und Drang akımının ünlü şair ve düşünürü Herder'le olan arkadaşlığıdır. Strassburg Goethe'nin Rokoko'dan Sturm und Drang'a geçişi, halk edebîyatına, Shakespeare, Ossian ve Pindar'a yönelişi demektir.

Bu dönemin aşk objesi Frederike Brion adlı bir rahip kızıdır. Pek parlak geçmeyen hukuk öğreniminden sonra Goethe Frankfurt'a döner ve Ossian çevirilerine, Shakespeare'le yoğun ilgilenmeye başlar. 1771 yılı 14 ekim günü arkadaşlarına hitaben yaptığı Shakespeare konuşması, Alman edebiyatında o zamana kadar Lessing dışında kimsenin pek ilgilenmediği bu yazara yeni bir bakış açısıyla yaklaşma demekti. İlk tiyatro eseri Götz von Berlichingen (1773) kendisinin hukuk öğrenimi sırasında ilgilendiği hukuk tarihinde dikkatini çeken bir otobiyografiden kaynaklanır.

Strassburg dönüşü başlayıp fragman olarak bıraktığı başka dramlar da vardır: Urfaust, Prometheus, Mohamet gibi.

1772 yılında Wetzlar'a, hukuk stajını yapmak üzere gittiğinde, arkadaşı Kestner'in nişanlısı Charlotte'ye âşık olur. Bir duygu ve ahlâk çatışması biçiminde yaşadığı bu ilişkiyi, Wetzlar'da o günlerin konusu olan bir intihar olayı ile birleştirerek ünlü romanı Die Leiden des jungen Werther (Genç Werter'in Acıları) nı yazar (1774).

Monolog mektup tarzında kaleme aldığı bu sanatçı romanı, Sturm und Drang ekolünün tipik özelliklerini (duygu zenginliği, tutku, tabiat sevgisi, çocuk sevgisi, panteist din anlayışı, toplum kurumlarına karşı eleştirici bir tutum gibi, gösterir.

Almanya içinde ve öteki Avrupa ülkelerinde, hatta Asya ülkelerinde bile bir çırpıda tanınan «Werther», çağında bir edebiyat olayı olmuş, gençler arasında Werther kıyafeti modası başlamış, Werther'in kaderine benzer intihar olaylarına ard arda rastlanmıştır. Japon, Çin porselenlerinde, küçük kardeşlerine ekmek kesen «Lotte motifleri» işlenmeye başlanması, romanın evrensel boyutlarının güzel bir ispatıdır. Böyle dünya çapında bir esere konu yapılan Charlotte - Goethe ilişkisi, daha sonra 20. yüzyıl Alman yazarlarından Thomas Mann'ı ilgilendirecek ve Goethe'nin kişiliğini ve onun gerçek dünya ile sanat dünyası arasında kurduğu ilişkiyi bir roman konusu yapmaya itecektir: Lotte in Weimar (1939).

Goethe, 1775 yılında Weimar'a gelir, 1776 yılında Weimar'da özel elçilik müşaviri sıfatıyla resmen göreve başlar. Genç Herzog Karl August onun kişiliğinde kendine büyük bir danışman keşfeder. Yol yapımı, maden ocaklarının denetimi, müzelerin kontrolü gibi işlerle görevlendirerek ona geçimini rahatça sağlayacağı bir gelir sağlar, bahçeli bir ev verir. Faal hayatta etkili olma fırsatı, Goethe'nin Frankfurt'ta özlemini duyduğu bir şeydir. Üstelik burada iyi bir kültür çevresi bulmuş, kendini ilgi duyduğu bilimsel araştırmalara da yöneltme imkânını değerlendirmiştir.

Weimar yıllarının aşk objesi Frau von Stein'dır. Saray çevresinin kalvenist eğitim görmüş, soğuk bir evlilik hayatı ve hastalıklar sonucu melankoliye eğilimli bu kadını, Goethe'den yedi yaş büyüktür. Ölçülülüğü ve akıl-irade ilkeleriyle biçimlediği davranışları, soğuk güzelliği Goethe'de sürekli bir etki uyandırmış, hatta ona karşı duyduğu sevgide ve saygıda olağanüstü bir şeyler aramıştır: ruh göçümü gibi:

«Ich kann mir die Becleutsamkeit-die Macht, die diese Frau über mich hat, anders nicht erklaren als durch die Seelenwanderung. -Ja, wir waren einst Mann und, Weib! - Nun wissen wir von uns - verhüllt, in Geisterduft».

Daha önceki dünyaya gelişlerde onun ya karısı ya da kızkardeşi olması gerektiği hakkındaki sezgisini bir şiirinde de şöyle dile getirir:

«Ah, du warst in abgelebten Zeiten
Meine Schwester ader' meine Frau.
Kanntest jeden Zug in meinem Wesen
Spahtest wie die reinste Nerve klingt,
Konntest mich mit einem Blicke lesen,
Den so schwer ein sterblich Aug durchdringt;»
 
 


Frau von Stein'ın Goethe üzerindeki etkisi, ilk gençlik heyecanlarının coşkulu havasından sıyrılma, durulma, «akıllanma»dır. O yılları anlatan güncelerinde ve mektuplarında şair, ruh dünyasındaki bu dönüşümü kendisinin de farkettiğini sık sık belirtmektedir.

1786 - 88 yılları şairin hayatında kendi deyişiyle kültürünün asıl «üniversite yılları»dır. Bu süre içinde İtalya'dadır. Wieimar'da bunaldığını hisseden, Frau von Stein'a olan platonik ilişkiden sıkılan Goethe, kimselere haber vermeden bir faytonla Weimar'dan İtalya'ya doğru yola çıkar; Karlsbad, Münih, Innsbruck, Venedik yoluyla Roma'ya ulaşır. Burada yeni bir dünya keşfeden Goethe, bir Akdeniz ülkesinin güneşli iklimini, Akdeniz'in yaşama sevincini ve cömert tabiatlı insanlarını birer hayat kaynağı gibi değerlendirir. Antik kültürün sanat eserlerini yerinde görüp o sanatın büyüklüğündeki sırrı araştırmaya başlar.

Sicilya'da tabiat bilimleri ve botanik çalışmalarını ilerletir. Weimar'da başladığı bazı tiyatro eserlerini, Egmont, Iphigenie auf Tauris ve Tarquatto Tasso yu yeniden ele alıp işler. İtalya seyahati, Goethe'nin hayatmda ve yaratıcılığında bir dönüm noktasıdır: Edebiyat tarihçileri şairin Sturm und Drang' dan kurtulup klâsizme geçişini bu tarihte saptarlar.

Daha da önemlisi, bu, Alman edebiyat tarihinde klâsizmin başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Goethe'nin sanat, tabiat ve hayat anlayışının temel ilkeleri kutupluluk (Polaritat) ve sonsuz değişimdir (Metamorphose).

Weimar'da ve Sicilya'daki araştırmaları ve incelemeleri onun bu ilkelere olan inancını destekler türdedir.

Botanikte bütün bitki biçimlerinin ilk ana biçimini araştırma, sürekli değişim - gelişim zincirlerinin ilk halkasını keşfetme girişimleri vardır. Anatomide insan kalbinin çalışma esası olan açılma - kapanmada (Diastole - Systole) gördüğü kutupluluğu organik bütün olayların, yani canlılığın temel ilkesi olarak kabul eder. Hayat sayısız kutupluluklardan oluşmaktadır, sevinç ve üzüntüyü, çalışma ve dinlenmeyi de bu kutuplulukların arasında farketmek, olumsuzu olumlunun gereği olarak görmek de yine bu ilkeye inancın mantık sonuçlarıdır.

Goethe'nin daha 1776 yılında tasarlayıp nesir olarak 1779' da kaleme aldığı ve İtalya gezisinde yeniden biçimlediği antik konulu bir trajedisi vardır: Iphigenie auf Tauris. (Iphigenie Iphigenie Tauris’te)

Şair, Frau von Stein'ın etkisiyle geçirdiği ruhsal değişimin izlerini bu eserde ortaya koyar. Iphigenie, otobiyografik kaynağı Frau von Stein'a dayalı bir kadın kahramandır. Trajedinin odak noktasını oluşturan «şifa bulma» (Heilung) süreci de Goethe' nin bizzat yaşadığı ruhsal değişimdir.


Şair çok sonraları eserine nesnel bir mesafeden baktığında «ganz vertaufeh human» deyimini kullanmıştır.

Trajedinin konusu antik Orest efsanesinden alınmıştır: Orest, annesini öldürerek babasının intikamını aldığı için intikam perilerinin takibindedir, bir ülkeden ötekine kaçıp huzursuz bir hayat sürmektedir. Ona bundan kurtulması için Delphie'de bir öğüt verilir: Güney Rusya steplerinde hemşirenin heykelini alarak tanrıların lânetinden kurtulmak!

Goethe bu antik konuyu hemşire sözünü iki anlamda kullanarak "Tanrı" ve "insan" katında değerlendirmiştir: Orest'e verilen öğütte kastedilen Apollo'nun kızkardeşi Artemis de olabilir, Orest'in kızkardeşi Iphigenie de Antik edebîyatta Aschylos, Sophokles, Euripides tarafından, Fransız edebiyatında Racine, Goethe' den başka Alman edebiyatında Elias Schlegel tarafından işlenen bu konuda ortak özellik bir entrika olayıdır.

Bunlarda Yunanlıların barbar dedikleri öteki kavimlere üstünlüğü, Orest'in Iphigenie'yi tanrıça Athena'nın yardımıyla kurtarışı ve kendisini de tanrıların lânetinden kurtarması söz konusudur. Oysa Goethe konuyu bir humanizma ahlâk düzeyinde ele alır, kişisel yaşantı ve deneyimleriyle besler, onu adeta modernize eder. Goethe'de odak noktası entrika değil, Orest'in ruhça şifa bulmasıdır. Iphigenie, Tantalidler soyundan gelmedir ve babası onu rüzgâr vermeyen tanrılara kurban ettiğinde tanrıça Diana tarafından bir buluta sarılıp Tauris'te barbar kralı Thoas'ın ülkesindeki mâbedine rahibe olarak getirilir. Iphigenie bu ülkede olumlu ve insancıl devrimler yaptırır, insanların kurban edilmesi geleneğine son verdirir. Kendisi vatan özlemiyle huzursuz ve mutsuzdur, kral Thoas'ın evlenme teklifini reddeder. Onuru kırılan Thoas eski yasaları yine uygulamaya kalkar. Adaya ilk gelen yabancı kurban edilecektir, ve bu ilk yabancılar da Yunanlıdır. İphigenie bunlardan birinin, aklını kaçırmış kardeşi olduğunu anlar. Onun insanca davranışı ve sevgisi Orest'e şifa olur. Iphigenie bir seçim yapmak zorunda kalır: Ya kral Thoas'a yalan söylecek, kardeşi ve arkadaşı Pylades ile kaçacaktır ya da her şeyi ona itiraf ederek onun vicdanına bırakacaktır. Iphigehie, hakikatin ve erdemin gücüne inanmış bir insan olarak Thoas'a doğruyu söyler, ve o da Iphigenie'nin erdemini ödüllendirerek kardeşi ve arkadaşıyla birlikte ülkesine dönmesi için izin verir.

Goethe'nin İtalya dönüşü bitirdiği bir başka klasik dramı da Tarquatto Tasso'dur (1789). Sanatçı kişinin, hayat gerçekliğiyle karşı karşıya geldiğinde yaşadığı çatışma, yani sanatçı problematiğini işlemesi bakımından eser «sanatçı dramı» (Künstlerdrama) türüne girer. Konusu yönünden «Werther»i andıran bu dramı için Goethe «ein gesteigerter Werther» (abartılmış Werther) sözünü kullanmıştır.

Kendisi bir mektubunda Karoline Herder'e ana problemi şöyle formüle eder: «Die Disproportion des Lebens mit dem Talent» (hayatla kabiliyetin uyuşmazlığı». Ve bu eserin de konusu otobiyografik temele dayanır. Goethe, şair yani sanatçı kişiliğiyle Weimar'da saray çevresinde politik, gerçek hayatın söz sahibi olduğu bir çevrede sanat - hayat karşıtlığını bizzat yaşamıştır. Onun Weimar aristokrat hayatına uyumsuzluğunun edebî yankısı sayılabilen eserin kahramanı Tasso bir yerde onun benzer figürüdür. Leonore de Frau von Stein'dan izler taşır. Tasso' nun zıt figürü Antonio, eserin İtalya dönüşü tarih incelemelerinden sonraki şeklinde dünya ve saray adamı hüviyetiyle önem kazanmıştır ve Goethe'nin İtalya dönüşü kişiliğinden de yankılar gösterir. İtalyan şairi Tasso, Kurtarılmış Kudüs destanıyla ödüle layık görülmüştür, şairlere has defne dalıyla taçlandırılır. Bu sırada diplomatik bir geziden dönen Antonio, Tasso'yu kolay elde edilen bu ününden dolayı küçümser, onunla alay eder. Tasso ona yaklaşmak isterse de kabul etmez. Onuru kırılır, Antonio'ya karşı kılıcını çekerken dük araya girer ve Tasso'yu odasına gönderir, kılıcını da geri verir. Antonio'nun ve dükün tutumunu hazmedemeyen Tasso sarayı terkedip seyahate çıkmak, Roma'ya gitmek ister. Vedalaşırken prensesin söylediği gönül alıcı sözleri aşk itirafı sanıp ona sarılmak isteyince itilir ve bütün saray halkı tarafından terkedilir. Bu durumda ona elini uzatan, düşmanı sandığı Antonio olur. Ona şairlik onurunun bilincine varmasında yardımcı olur. Konunun tarihi kaynağında Tasso - Antonio anlaşmazlığı vardır, ama prenses e âşık olma motifi Goethe'nin kendi buluşudur. Eserde edebiyat tarihi açısından önemli bir özellik, Sturm und Drang akımındaki deha (Genie) imajının burada ben ile dünya dengesine ulaşma yolundaki gelişimidir.

Kişilerin azlığı, dilin arılığıyla «Tasso», «Iphigenie» düzeyinde bir eserdir.

İtalya dönüşü, Goethe, Weimar'da eski dostları tarafından soğuk karşılanır. Frau von Stein onun habersiz ayrılışını affetmemiştir, Herzog Karl August, Prusya generali olarak daha çok Weimar dışında görevdedir, Herder onun üzerindeki ilk etkisini kaybettiğini fark ettiği için uzak durmayı yeğlemektedir. Mutlu olduğu bir ülkeden geri dönmek zorunda kaldığı için teselli etmelerini beklediği yakınlarının bu ilgisizliği yüzünden yeni dostluklar aramak zorunda kalır. Jena Üniversitesi profesörleri ve bu arada Schiller'le yakınlaşma söz konusudur.

Goethe-Schiller ilişkisi Alman edebiyatının ilginç konularından biridir.

Tabiatları ve sanat anlayışlarıyla birbirinin zıt kutbu olan bu iki büyük çağdaş, birbirlerinin hem büyüklüğünü hem de zıtlığını anlamaktan doğan bir sevgi-nefret karşımıyla birbirine bağlıdır. Yaratıcılığının kaynağını hayatta, yaşantılarında bulan Goethe, Schiller için fazla duyusaldır (sinnlich) :

«Goethes Philosophie holt zuviel aus der Sinnenwelt, wo ich aus der Seele hole».

Gerçekten de Schiller daha çok düşünce liriği olarak bilinen tarza, düşüncelerle beslenen bir sanata yatkındır. Tarih ve Kant'ın felsefesi Schiller'in yaratıcılığını besleyen kaynaklardır.

Öte yandan Goethe'nin büyüklüğünden emin hali, sağlıklı, varlıklı oluşu, saray çevresinde gördüğü saygı Schiller'in gözünde onu yanına zor yaklaşılır biri haline getirmeye yetmiştir. Onun sahip olduğu birçok şey Schiller'e göre yalnızca bir tanrı lütfûdur, yani kazanılarak hak edilmiş şeyler değildir. Oysa kendisi yine kendi elinde olmadan bu konularda hep hakkı yenilmiş biridir: Sağlığı yerinde değildir, parasızlık çeker ve yaratıcılığı da bir yerde kendini zorlama, emek sonucudur.

Bütün bu zıtlıklar yüzünden Goethe'ye yaklaşmak cesaretini uzun süre kendinde bulamaz. Ama onun Kant felsefesiyle yaşadığı değişim, Goethe'nin İtalya gezisiyle elde ettiği olgunluğa bir yerde denk düşüyordu. Her iki şair de yaratıcılıklarına yeni normlar katmak durumundaydılar. Buna Goethe'nin İtalya'dan dönüşünde düştüğü yalnızlık da eklenince iki büyük çağdaşın birbirine yaklaşma ortamı hazırlanmış olur. Schiller kendisinden on yaş büyük olan Goethe'nin dostluğunu nezaketi ve ağırbaşlılığıyla kazanmayı başarır: Goethe onun çıkardığı edebiyat dergisi Die Boren'da yazmaya başlar.

1794'de başlayıp Schiller'in ölümüne kadar on yıl kadar süren bu dostluk her ikisinin yaratıcılığını son derece olumlu bir biçimde etkilemiştir.

Goethe'nin evliliği de İtalya dönüşüne rastlar. Şehrin küçük burjuva ailelerinden Christiane Vulpius'da kendisini çeken yanı «naturhafte Persönlichkeit» (tabiata bağlı kişilik) sözleriyle dile getiren şair bu evliliği geleneksel ölçüler içinde yapmamış, Vulpius'la törensiz evlendiğini söyleyerek onunla nikâhsız yaşamaya başlamıştır.

Christiane Vulpius, Weimar sosyetesinin eleştirici bakışlarını sürekli olarak üzerinde hisseder. Yemesine içmesine düşkün, neşeli, okuma yazmayla ilgisi olmayan Vulpius, Goethe'ye âdeta düşünce ve kültürün zıt kutbu alarak dengeleyici, dinlendirici bir arkadaş gibi görünüyordu. Ama onunla nikâhlanması ancak oğlunun doğumundan çok sonraya rastlar (1806).

Goethe, hayatında yeri olan her kadını olduğu gibi Christiane Vulpius'u da ölümsüzleştirecek bir eser bırakmıştır: Römische Elegien (1788). Bu elejilerde Romalı Faustina'yı Vulpius'un özellikleriyle donatmıştır.

Christiane Vulpius'u Goethe'nin bir roman figüründe de teşhis etmek mümkündür: Die Wahlverwandschaften'daki Charlotte!

Ama ilginçtir; bu, Vulpius'un tam zıttı olmak özelliğinden dolayı onu çağrıştıran bir figürdür. Goethe adeta ideal eş hayaliyle gerçek karısı arasındaki uçurumu burada ortaya koymuştur. Davranışlarında, süsünde, dans ve içkisinde aşırılığa kaçan, sosyetede yadırganan, düşünce dünyası olmayan ve Goethe'nin kibar bir dille «tabiat insanı» (Naturwesen) diye tanımladığı karısı Christiane ile ölçülü, mantıklı sosyal, kibar Charlotte arasındaki zıtlık göze çarpar niteliktedir.

  Die Wahlverwandschaften (1809), Goethe'nin ana eserlerinden biridir. İki anlamda da «klasik roman» olarak niteleyebileceğimiz bu eser hem Alman klâsizminin roman türündeki örneğidir hem de kalite bakımından klâsiktir, yani zaman ve mekân kavramlarını aşıp her zaman ve her yerde değerini koruyan bir romandır.

Konusu bakımından bir evlilik romanıdır (Eheroman), Goethe'nin İtalya gezisi sırasında edindiği klasik anlayışını:Sanat eserini tabiat yasalarına yaklaştırma ve soyut düşünceleri somut konularla sembolik olarak dile getirme çabasını gerçekleştirir.

Şöyle ki romanın başlarında bir kimyasal tepkimeden söz edilir: CaO + H2S02 => CaS02 + H2O.

Eserin konusu burada sembolik ifadesini bulur. Bir tabiat olayı olan kimyasal değişim, sosyal- psikolojik bir olayla aynı düzlem üzerinde ele alınıyor. İki bileşiği meydana getiren dört element çaprazlama çekime uyarak yeni maddeler meydana getiriyor.

Eserin ana figürleri Eduard - Charlotte çifti ile onların arasına katılan ve evliliklerini tehlikeye sokan Ottilie ve yüzbaşıdır. Eduard ile Charlotte gençliklerinde birbirlerini sevmiş, ama aileleri yüzünden birleşememiş; her ikisi de kendilerinden oldukça yaşlı kimselerle evlenmek zorunda kalmıştır. Her ikisinin de eşi erken ölünce Eduard içinde kalan bir isteği gerçekleştirmiş, Charlotte'yi evlenmeye razı etmiştir. Evliliklerinin ilk günlerinde düşünce ayrılıklarını ortaya koyan bir problemle karşılaşırlar: Eduard çocukluk arkadaşı yüzbaşıyı, başının dertte olduğunu öğrenince yanlarına davet etmek ister, Charlotte'yi buna razı eder. Yüzbaşının gelişiyle ailenin yalnızlığı haliyle ortadan kalkacağı için Charlotte de bir yatılı okulda kalan yetim yeğeni Ottilie'yi çağırır. Eduard ile Attie, Charlotte ile yüzbaşı arasında bir ilgi oluşur. Ama tabiattakinden farklı olarak çaprazlama birleşmeler hemen gerçekleşmez, çünkü ortada bir ahlâk problemi vardır: Evlilik.

Ottilie ile Eduard ölünceye kadar birbirlerine sevgiyle bağlanırlar, ama evlenip sosyal düzen içinde saygı gören bir bağ kurmaları gerçekleşemez. Söz konusu çaprazlama sevgi, roman figürlerinin her birinde onların tabiatlarına uygun birer gelişim yaratır. Yalnız hayalde vukû bulan bir ihanet, onları bambaşka birer yola sürükler. Charlotte ile Eduard'ın oğlu, bu ihanetin sembolik ifadesi olarak Ottilie ile yüzbaşıya benzer. Çocuğun Ottillie'nin yanında bir gezinti sırasında boğulup ölmesi, bütün figürlerin hayatında bir dönüm noktası yaratır: Suçluluk duygusuna kapılan Ottilie, hayatının sonuna kadar feragat etmeye yemin eder; konuşmaz; yemez içmez ve sonunda ölür. Ertesi yıl Eduard da ölür. Charlotte ve yüzbaşı evlenemezler, daha uzun yıllar yaşarlar.

Eser, tabiattaki kutupluluğu roman figürlerinin kişiliğinde dile getirmektedir:

Charlotte, dengeli, akıl kadınıdır; Ottilie ise duygu yanı ağır basan, kendini sevgide, erkeğe uyum sağlamada gerçekleştiren kadındır. Duygu - akıl zıtlığı erkek figürlerde de söz konusudur. Eduard, duygu yanı ağır basan tutkulu erkekken, yüzbaşı akıl ve temkinliliğin temsilcisidir. Bu durumda Charlotte ile yüzbaşı, Ottilie ile Eduard arasındaki ruh akrabalığı (Wahlverwandtschaft) beklenen etkileşimi yaratacaktır. Goethe bu romanda zıt kutupları eşit güçle ortaya koyabilmeyi başarmış, böylece mesafe ilkesine dayalı «ironi» üslûbunun en kalıcı örneğini vermiştir.

Schiller'in ölümüyle Goethe'nin hayatında belli bir dönem kapanmıştır. Napoleon'un Almanya'yı işgalinin de bu yıllara rastlaması onu politik gerçeklik karşısında tutum almaya zorlar. Goethe «ruhige Bildung» dediği tabii akışı içinde gelişim ve kültüre önem veriyordu. Savaşlar, ihtilâller ona göre bunu engelleyici, geciktirici şeylerdi ve bu yüzden onlara karşıydı. Ama Fransız işgâline rağmen Fransızlardan nefret etmiyordu. Weimar'da o günlerin coşkulu milliyetçi savaşkan havasına katılmayışı, savaş ve kahramanlık şiirleri yazmayışı, hele hele oğlu August'u savaşmaya göndermeyişi çevresinde çok yadırganmıştır. Bu konudaki pasivist tutumu hakkında Eckermann'a söylediği şu sözler anlamlıdır:



«Bei mir aber, der ich keine kriegerische Natur bin und keinen kriegerisehen Sinn habe, würden Kriegslieder eine Maske gewesen sein, die mil sehr schlecht zu Gesicht gestanden hatte. [...] Wie hatte ich nun Lieder des Hasses schreiben können ohne Hass!-Und unter uns, ich hasse die Franzosen nicht, wie wohl ich Gott dankte, als wir sie los waren. Wie hatte auch ich, dem nur Kultur und Barbarei Dinge von Bedeutung sind, eine Nation hassen können, die zu den kultiviertesten der Erde gehört, und der ich einen so grossen Teil meiner eigenen Bildung verdankte!» 

 Yaşamadığı bir duygunun şiirini yazamayacağını, kültürüne çok şeyler borçlu olduğu bir millete de kin ve nefret duyamayacağını bu sözlerle dile getiren Goethe, aynı konuşmada Eckermann'a millî kinin «Nationalhass» en alt kültür basamağına özgü olduğunu, ama bir başka kültür basamağında bu duygunun silinip yok olduğunu savunur:


«Es gibt aber eine Stufe, wo er ganz versehwindet und woman gewissermassen über den Nationen steht und man ein Glück oder ein Wehe seines Nachbarvolkes empfindet, als ware es dem eigenen begegnet. Diese Kulturstufe war meiner Natur gemass, und ich hatte mich darin lange befestigt, ehe ich mein sechszigstes Jahr erreicht hatte».


Vulpius'la evliliği gibi Fransızlara karşı yeterince kesin milliyetçi savaşkan bir tavır takınmayışı da Weimar'da Goethe'ye karşı soğuk bir tutum yaratmış; yalnızlaşan şair, mineroloji ve botanik çalışmalarına, hayvanların evrimi ve metamorfoz, sonra renk öğretisi üzerinde çalışmalarına ağırlık vermiştir. Goethe'nin araştırıcı kişiliğinin ilginç bir yanı vardır: Araştırılabilenin, bilinebilenin sınırına dayandığı zaman çaresizlik değil, tanrısallığın karşısında huşû duymak, onun araştırıcı ve sanatçı kişiliğinin bir belirtisidir:


«Das höchste Glück des denkenden Menschen ist, das Erforschliche erforscht zu haben und das Unerforschliche ruhig zu verehren».(Max. und Refl. 1207) 

Goethe'nin büyük yankı uyandıran bir başka eseri de Wilhelm Meisters Lehrjahre (Wilhelm Ustanın Çıraklık Yılları) (1795 - 96) başlığını taşıyan eğitim romanıdır (Bildungsroman). Alman edebiyatının özel ilgi alanı diyebileceğimiz eğitim romanı türü, bir insanın çocukluktan başlayarak adam oluncaya kadar geçirdiği gelişim evrelerini, onu etkileyen eğitici kişileri, çevreyi ve eğitim sonunda ulaşması öngörülen eği¬tim düzeyini konu alır. İlk kalıcı örneğini Christof Martin Wieland'ın Gesehichte des Agathon romanıyla (1766) verdiği bu tür, Goethe'nin «Wilhelm Meister» iyle klâsik doruğuna ulaşır. Sonra hemen her Alman edebiyat akımında o akımın özellikleriyle yaratılmış eğitim romanlarıyla karşılaşırız.

Romanın hazırlık basamağı Wilhelm Meisters theatralische Sendung, otobiyografik yanı ağır basan bir çağ romanıdır (Zeitroman). Eserin ikinci kez ele alınıp tamamlanmış şeklinde yani Lehrjahre’de tiyatroyla ilgili bölümler roman kahramanının gelişim sürecinde önemli görüldüğünden yoğunlaştırılarak sınırlandırılmıştır.

Karakterlerde değişiklik, otobiyografiden uzaklaşma biçiminde olmuştur. Wilhelm zengin bir tüccarın oğludur. Çocukluğundan beri tiyatro dünyasına hayrandır. Burjuva dünyasının ona istediği kültürü verebileceğine inanmadığından tiyatro dünyasına kaçar. Amacı kendini yetiştirmektir. Kukla oyunuyla işe başlar. Sonra Marianne adında bir tiyatro artistine âşık olur. Aldatıldığını anlayınca. Ondan ayrılıp eski tiyatro grubuna döner. Hayatın çok çeşitli alanlarında edindiği deneyimlerle olgunlaşır. Ama öte yandan onun gelişimi, eğitimiyle görevli bir gizli cemiyet (Turmgesellschaft), onun bütün davranışlarını gözetlemektedir. Wilhelm, tiyatroda ısrar etmenin anlamsızlığını, bir çeşit sorumsuzluktan başka bir şey olmadığını farkedip, gerçeklerle mücadele etmek ister.

Goethe bu romanında zaman sırasına bağlı kalmamış, olayları ruhsal önemlerine göre sıralamıştır. Eserde anlatıcı ile okuyucu arasına bir mesafe koymuş, klâsik form ilkelerine özen göstermiştir.

Schiller'in ölümü ve o aradaki politik olaylar Goethe'de bir an hayatın sonuna gelmiş olma duygusu ve bunalımı yaratmışsa da şair, hayat mimarlığının gücüyle kendini bundan kurtarıp yeniden canlılığını kazanmayı bilmiştir. 1814 yılında yaptığı bir Ren-Main gezisi ve Wiesbaden'da geçirdiği süre onu her bakımdan yenilemiştir. Frankfurt bankerlerinden Von Willemer'in karısı Marianne von Willemer'le aralarında oluşan duygu bağı onu yeniden aşk şiirleri yazmaya yüreklendirir.

«Doğu Batı Divanı» (West-Östlicher Divan) bu olayla hız kazanır. Acem şairi Hâfız Hatem'de şairlik mesleğinin örnek ustasını canlandırırken sevgili Suleyka figüründe Marianne von Willemar'ı işler.

Eser, Goethe'nin hayat bilgeliğini, doğu, batı dinleri, tabiat, insanlık gibi konulardaki görüşlerini dile getirir. Bu gezide ferahlamış, yaşama sevincine ulaşmışken, kısa zaman sonra yine sıkıntılı bir devreye girer: Karısının ölümü (1816), saray tiyatrosunun yönetiminden uzaklaşmak zorunda kalışı bu dönemin belirleyici faktörleridir.
Bir «Lebenswerk» yani ömür boyu yazılan eser niteliğindeki Faust çalışmalarına bu dönemde hız verir. Daha çocukluğunda kukla oyununda tanıdığı Faust efsanesini İngiliz edebiyatında Marlow'un işleyişinden ve Alman Aydınlanma yazarı Lessing'in işleyişinden farklı biçimde değerlendirir. Yazımı 60 yıl süren bu dev eser, Goethe'nin geçirdiği farklı edebiyat akımlarının izlerini taşır. Birinci bölümü Sturm und Drang çizgileriyle donatılmıştır.

2. bölüm klâsisizm ve realizm unsurlarını içerir. Araştırma ve öğrenme tutkusu içinde sürekli çabalayan insanın temsilcisi olan Faust, bir ortaçağ bilgini olarak çağının her bilim dalını denemiş, ama ulaşmak istediği hakikati, yani evrenin sırrını (was die Welt im Innersten zusammenhalt) çözememiştir. Tanrı, bu hakikat uğruna çabalayan kulunun iyiliğinden emindir, ama şeytan Mephisto, kötünün, olumsuzun sembolü hüviyetiyle Faust'u baştan çıkartacağına inanır. Faust'la bahse girişir; Ona her istediğini sağlayacak, mutlu olduğu anda da karşılık olarak ruhunu alacaktır:

«Werd ich beruhigt je mich auf ein Faulbett legen,
So sei es gleich um mich getan!
Kannst du mich schmeichelnd je belügen
Dass ich mir selbst gefallen mag,
Kannst du mich mit Genuss betrügen:
Das sei für mich der letzte Tag!
Die Wette biet ich!»



«Faust» trajedisinin bütün olayları, işte bu andlaşma açısından Mephisto'nun Faust'u baştan çıkarma denemeleri sayılır. İlk deneme onu gençlik ve aşk serüveniyle kandırmaya çalışma olur. Birinci bölüme adını veren saf genç kız Gretchen'le ilişkisi mutluluk değil, hüsranda biter: Gretchen Faust’tan olan gayrimeşru çocuğunu boğarak öldürür ve çocuk katili olarak hapse düşer, aklını kaybeder.

İkinci bölümde Faust'un antik güzellikle karşılaşması planlanmıştır. Faust, kuzeyli ruhunu temsil ederken, Helena güneyin klâsik güzelidir. Çocukları Euphorion bir yandan bu iki ruhun sentezi, öte yandan Almanya'daki romantizm akımının sembolüdür. Faust'un hayatındaki sürekli değişimlerin, gelişim basamaklarının sonuncusu onun devlet hizmetinde aktif danışmanlığıdır. İmparatora hizmetlerinden dolayı kendisine verilen deniz bölgesinde halk için yaşanabilir toprak kazanmak ister. Aktif devlet adamının mutluluk kaynağı olan istikbal hayalleri: Halkı mutlu etme, ona üzerinde çalışabileceği, yaşayabileceği bir yurt bırakmak hayali Faust'un içini doldurur. Hayatın akla gelebilecek bütün nimetlerini ona tattırdığı halde Mephisto, Faust'un olgun ruhunu doyurabilecek bir şey keşfedememiştir. Şimdi onun bu hayallerle kendine vaadettiği mutluluğu gerçek mutluluk anıymış gibi sayarak, bahsi kazandığını ileri sürüp Faust'un ruhuna sahip olma hakkını kendinde görür. Mephisto'ya bu hakkı veren şu sözlerdir :

«Im Vorgefühl von solchem hohen Glück
Geniess ich jetzt den höchsten Augenblick».
Ne var ki Faust'un yenilgisi bir kelime oyununa kurban gitmeden ibarettir: Melekler onun ruhuna sahip çıkarlar. Çünkü Faust iyi niyetle çabalayan, sürekli arayan, aktif insandır:

«Gerettet ist das edle Glied
Der Geisterwelt vom Bösen:
Wer immer strebend sich bemüht,
Den können wir erlösen,
Und hat an ihm die Liebe gar
Von oben teilgenommen
Begegnet ihm die seelige Schar
Mit herzlichem Willkommen».
 


Aktif ruh, sürekli çabalayan insan, Goethe'nin sanat ve düşünce dünyasında çok önemli bir yer alır. Onun tabiat anlayışının temeli gelişimdir ve bu da sürekli çalışma, çabalamayla iç içedir. İnsanın dünyaya gelişi, yaşayarak gelişen bir formu gerçekleştirmek amacını taşır; gelişerek yaşamak adeta hiçbir gücün silemeyeceği bir Tanrı emridir:


«Wie an dem Tag, der dich der Welt verliehen,
Die Sonne stand zum Grusse der Planeten,
Bist also bald und fort und fort gediehen
Nach dem Gesetz, wo nach du angetreten.
So musst du sein, dir kannst du nicht entfliehen,
So sagten schon Sybillen so Propheten
Und keine Zeit und keine Macht zertückelt
Gepragte Form, die lebend sich entwickelt. »

(Gott und Welt. Urworte. Orphisch.)


Goethe'nin ölümsüzlük kavramı da çabalamak, çalışmak kavramıyla ilişkilidir, onun âdeta bir sonucudur. Üstelik bu, eserleriyle yaşamak; insanlığın anısında varlığını sürdürmekten de öte doğrudan doğruya metafizik anlamda ölümsüzlüktür. Yani, hayatı boyunca sürekli çalışıp çabalayan, etkinliği kendi tabiatı haline getiren ruha karşı Tanrı bir bakıma ödüllendirme gereği duyar, ona yeni hayat biçimleri vererek sürekli varolmasını sağlar :

«Die Überzeugung unserer Fortdauer entspringt mir aus dem Begriff der Tatigkert; denn wenn ich bis an mein Ende rastlos wirke, so ist die Natur verpflichtet, mir eine andere Form des Daseins anzuweisen, wenn die jetzige meinen Geist nicht ferner auszuhalten vermag»

(Eckermann, 4.2.1829). 








Devam edecek:))