RSS

1 Eylül 2016 Perşembe

ALMAN ŞAİRİ GOETHE'NİN EVRENSELLİĞİ

(28 Ağustos 1749, Frankfurt - 22 Mart 1832, Weimar)

 Çev: Prof. Dr. Gürsel Aytaç
Kültür Bakanlığı Yayınları / 1992


 "Para her şeyi yapar diyen adam / para için her şeyi göze alan adamdır..."

GOETHE






Goethe'nin dehası onun ciltler dolduran ve yalnız şiir, nesir, tiyatro gibi edebîyatın tüm alanlarını kapsamakla kalmayıp botanik, jeoloji, anatomi gibi bilim alanlarına da uzanan eserlerinde ölümsüzleşmiştir. Ama şunu hemen belirtmek isterim ki Geothe'nin yalnız kitapları değil, hayatı da başlı başına incelenmeye değer bir eserdir.

Eğitimine, yetiştirilmesine özen gösteren bir anne babanın varlığı ilk yaşlarda onun kişiliğini belirlemiş, ama Goethe sonra hayatı boyunca kendini sürekli yetiştirmek, hayatı çok çeşitli yanlarıyla dolu dolu yaşamak ilkesini korumuştur.

«Dichtung und Wahreit» (1811- 14) (Şiir ve Hakikat) başlıklı otobiyografisinde, tabiatının anasına ve babasına çeken yanlarını şöyle sıralar: «Babamdan dış görünüşümü ve hayatı ciddi sürdürmeyi, Anacığımdan da şen tabiatımı ve hayal kurma zevkimi aldım».

Gerçekten de Goethe, babasında disiplin, ciddiyet ve akıl unsurunu, annesinde de hayal gücü, anlatma zevki ve duygu unsurunu geliştirme imkânını bularak dengeli bir bütünlükten daha çocuklukta nasibini almıştır. Onun ilk öğretmeni babasıdır. Ondan Latince, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, İbranice dersleri, almış, daha on yaşındayken Aesop'u, Homeros'u, Vergilius ve Ovidius'u tanımış; öte yandan da Şark dünyasına Binbir Gece Masalları'yla girmiştir.

Çocukluk döneminde etkilendiği eserler arasında Alman halk efsaneleri de vardır. Babası çocuklarının din eğitimine önem verdiği için onu ve kardeşini muntazam olarak kiliseye götürür, onlara İncil okurdu. Goethe daha sonraları Hıristiyanlığı katı din kalıpları şeklinde yorumlamayan çok geniş bir din duygusuna ulaşmışsa da İncil'in kendi üzerindeki etkisini her zaman itiraf etmiştir. Çocukluk yıllarına ait önemli bir olay, Yedi Yıl Savaşları'dır ..

Fransız işgali sırasında Goethe'lerin evi Fransız subaylarına karargâh olmuş, resim ve tiyatroya meraklı olan Fransız subayı küçük Goethe'yi gezici Fransız tiyatro grubunun temsillerine götürmüş, onda resme ilgi uyandırmıştır.

Babasının isteğine uyarak Leipzig'de hukuk öğrenimine başlayan Goethe bu arada edebiyat derslerini de izlemiş, ünlü Winckelmann'ın bir öğrencisinden resim dersleri almıştır. Hareketli ve hararetli üniversiteliler hayatını bütün yönleriyle yaşamak istediğini, yemeklerini yediği bir misafirhanecinin kızı Katchen Schönkopf'a âşık olduğunu öğreniyoruz.

Rokoko tarzında kaleme aldığı ilk şiirlerin konusu ve esin kaynağı bu kızdır. Yaşanmış bir aşkı sanat katına yüceltmekle başlayan şairlik tutumu Goethe'nin hayatı boyunca sürmüş, «yaşantı edebîyatı» denen tarz onun tarzı olmuştur.

Leibzig'den sonra Strassburg, şair hukuk öğrencisinin ikinci durağıdır. Öğrencilik yılları sırasında rahatsızlanıp baba ocağında kendine geldikten sonra Strassburg'a geçmiştir. Burada edindiği dostlar, hakim Jung Stiling, Jacob Michael, Reinhold Lenz ve ilahiyatçı Franz Christian Lerse onun ruh ve düşünce dünyasında yapıcı rol oynarlar. Ama edebîyat açısından dönüm noktası oluşturan dostluk, Sturm und Drang akımının ünlü şair ve düşünürü Herder'le olan arkadaşlığıdır. Strassburg Goethe'nin Rokoko'dan Sturm und Drang'a geçişi, halk edebîyatına, Shakespeare, Ossian ve Pindar'a yönelişi demektir.

Bu dönemin aşk objesi Frederike Brion adlı bir rahip kızıdır. Pek parlak geçmeyen hukuk öğreniminden sonra Goethe Frankfurt'a döner ve Ossian çevirilerine, Shakespeare'le yoğun ilgilenmeye başlar. 1771 yılı 14 ekim günü arkadaşlarına hitaben yaptığı Shakespeare konuşması, Alman edebiyatında o zamana kadar Lessing dışında kimsenin pek ilgilenmediği bu yazara yeni bir bakış açısıyla yaklaşma demekti. İlk tiyatro eseri Götz von Berlichingen (1773) kendisinin hukuk öğrenimi sırasında ilgilendiği hukuk tarihinde dikkatini çeken bir otobiyografiden kaynaklanır.

Strassburg dönüşü başlayıp fragman olarak bıraktığı başka dramlar da vardır: Urfaust, Prometheus, Mohamet gibi.

1772 yılında Wetzlar'a, hukuk stajını yapmak üzere gittiğinde, arkadaşı Kestner'in nişanlısı Charlotte'ye âşık olur. Bir duygu ve ahlâk çatışması biçiminde yaşadığı bu ilişkiyi, Wetzlar'da o günlerin konusu olan bir intihar olayı ile birleştirerek ünlü romanı Die Leiden des jungen Werther (Genç Werter'in Acıları) nı yazar (1774).

Monolog mektup tarzında kaleme aldığı bu sanatçı romanı, Sturm und Drang ekolünün tipik özelliklerini (duygu zenginliği, tutku, tabiat sevgisi, çocuk sevgisi, panteist din anlayışı, toplum kurumlarına karşı eleştirici bir tutum gibi, gösterir.

Almanya içinde ve öteki Avrupa ülkelerinde, hatta Asya ülkelerinde bile bir çırpıda tanınan «Werther», çağında bir edebiyat olayı olmuş, gençler arasında Werther kıyafeti modası başlamış, Werther'in kaderine benzer intihar olaylarına ard arda rastlanmıştır. Japon, Çin porselenlerinde, küçük kardeşlerine ekmek kesen «Lotte motifleri» işlenmeye başlanması, romanın evrensel boyutlarının güzel bir ispatıdır. Böyle dünya çapında bir esere konu yapılan Charlotte - Goethe ilişkisi, daha sonra 20. yüzyıl Alman yazarlarından Thomas Mann'ı ilgilendirecek ve Goethe'nin kişiliğini ve onun gerçek dünya ile sanat dünyası arasında kurduğu ilişkiyi bir roman konusu yapmaya itecektir: Lotte in Weimar (1939).

Goethe, 1775 yılında Weimar'a gelir, 1776 yılında Weimar'da özel elçilik müşaviri sıfatıyla resmen göreve başlar. Genç Herzog Karl August onun kişiliğinde kendine büyük bir danışman keşfeder. Yol yapımı, maden ocaklarının denetimi, müzelerin kontrolü gibi işlerle görevlendirerek ona geçimini rahatça sağlayacağı bir gelir sağlar, bahçeli bir ev verir. Faal hayatta etkili olma fırsatı, Goethe'nin Frankfurt'ta özlemini duyduğu bir şeydir. Üstelik burada iyi bir kültür çevresi bulmuş, kendini ilgi duyduğu bilimsel araştırmalara da yöneltme imkânını değerlendirmiştir.

Weimar yıllarının aşk objesi Frau von Stein'dır. Saray çevresinin kalvenist eğitim görmüş, soğuk bir evlilik hayatı ve hastalıklar sonucu melankoliye eğilimli bu kadını, Goethe'den yedi yaş büyüktür. Ölçülülüğü ve akıl-irade ilkeleriyle biçimlediği davranışları, soğuk güzelliği Goethe'de sürekli bir etki uyandırmış, hatta ona karşı duyduğu sevgide ve saygıda olağanüstü bir şeyler aramıştır: ruh göçümü gibi:

«Ich kann mir die Becleutsamkeit-die Macht, die diese Frau über mich hat, anders nicht erklaren als durch die Seelenwanderung. -Ja, wir waren einst Mann und, Weib! - Nun wissen wir von uns - verhüllt, in Geisterduft».

Daha önceki dünyaya gelişlerde onun ya karısı ya da kızkardeşi olması gerektiği hakkındaki sezgisini bir şiirinde de şöyle dile getirir:

«Ah, du warst in abgelebten Zeiten
Meine Schwester ader' meine Frau.
Kanntest jeden Zug in meinem Wesen
Spahtest wie die reinste Nerve klingt,
Konntest mich mit einem Blicke lesen,
Den so schwer ein sterblich Aug durchdringt;»
 
 


Frau von Stein'ın Goethe üzerindeki etkisi, ilk gençlik heyecanlarının coşkulu havasından sıyrılma, durulma, «akıllanma»dır. O yılları anlatan güncelerinde ve mektuplarında şair, ruh dünyasındaki bu dönüşümü kendisinin de farkettiğini sık sık belirtmektedir.

1786 - 88 yılları şairin hayatında kendi deyişiyle kültürünün asıl «üniversite yılları»dır. Bu süre içinde İtalya'dadır. Wieimar'da bunaldığını hisseden, Frau von Stein'a olan platonik ilişkiden sıkılan Goethe, kimselere haber vermeden bir faytonla Weimar'dan İtalya'ya doğru yola çıkar; Karlsbad, Münih, Innsbruck, Venedik yoluyla Roma'ya ulaşır. Burada yeni bir dünya keşfeden Goethe, bir Akdeniz ülkesinin güneşli iklimini, Akdeniz'in yaşama sevincini ve cömert tabiatlı insanlarını birer hayat kaynağı gibi değerlendirir. Antik kültürün sanat eserlerini yerinde görüp o sanatın büyüklüğündeki sırrı araştırmaya başlar.

Sicilya'da tabiat bilimleri ve botanik çalışmalarını ilerletir. Weimar'da başladığı bazı tiyatro eserlerini, Egmont, Iphigenie auf Tauris ve Tarquatto Tasso yu yeniden ele alıp işler. İtalya seyahati, Goethe'nin hayatmda ve yaratıcılığında bir dönüm noktasıdır: Edebiyat tarihçileri şairin Sturm und Drang' dan kurtulup klâsizme geçişini bu tarihte saptarlar.

Daha da önemlisi, bu, Alman edebiyat tarihinde klâsizmin başlangıç noktası olarak kabul edilir.

Goethe'nin sanat, tabiat ve hayat anlayışının temel ilkeleri kutupluluk (Polaritat) ve sonsuz değişimdir (Metamorphose).

Weimar'da ve Sicilya'daki araştırmaları ve incelemeleri onun bu ilkelere olan inancını destekler türdedir.

Botanikte bütün bitki biçimlerinin ilk ana biçimini araştırma, sürekli değişim - gelişim zincirlerinin ilk halkasını keşfetme girişimleri vardır. Anatomide insan kalbinin çalışma esası olan açılma - kapanmada (Diastole - Systole) gördüğü kutupluluğu organik bütün olayların, yani canlılığın temel ilkesi olarak kabul eder. Hayat sayısız kutupluluklardan oluşmaktadır, sevinç ve üzüntüyü, çalışma ve dinlenmeyi de bu kutuplulukların arasında farketmek, olumsuzu olumlunun gereği olarak görmek de yine bu ilkeye inancın mantık sonuçlarıdır.

Goethe'nin daha 1776 yılında tasarlayıp nesir olarak 1779' da kaleme aldığı ve İtalya gezisinde yeniden biçimlediği antik konulu bir trajedisi vardır: Iphigenie auf Tauris. (Iphigenie Iphigenie Tauris’te)

Şair, Frau von Stein'ın etkisiyle geçirdiği ruhsal değişimin izlerini bu eserde ortaya koyar. Iphigenie, otobiyografik kaynağı Frau von Stein'a dayalı bir kadın kahramandır. Trajedinin odak noktasını oluşturan «şifa bulma» (Heilung) süreci de Goethe' nin bizzat yaşadığı ruhsal değişimdir.


Şair çok sonraları eserine nesnel bir mesafeden baktığında «ganz vertaufeh human» deyimini kullanmıştır.

Trajedinin konusu antik Orest efsanesinden alınmıştır: Orest, annesini öldürerek babasının intikamını aldığı için intikam perilerinin takibindedir, bir ülkeden ötekine kaçıp huzursuz bir hayat sürmektedir. Ona bundan kurtulması için Delphie'de bir öğüt verilir: Güney Rusya steplerinde hemşirenin heykelini alarak tanrıların lânetinden kurtulmak!

Goethe bu antik konuyu hemşire sözünü iki anlamda kullanarak "Tanrı" ve "insan" katında değerlendirmiştir: Orest'e verilen öğütte kastedilen Apollo'nun kızkardeşi Artemis de olabilir, Orest'in kızkardeşi Iphigenie de Antik edebîyatta Aschylos, Sophokles, Euripides tarafından, Fransız edebiyatında Racine, Goethe' den başka Alman edebiyatında Elias Schlegel tarafından işlenen bu konuda ortak özellik bir entrika olayıdır.

Bunlarda Yunanlıların barbar dedikleri öteki kavimlere üstünlüğü, Orest'in Iphigenie'yi tanrıça Athena'nın yardımıyla kurtarışı ve kendisini de tanrıların lânetinden kurtarması söz konusudur. Oysa Goethe konuyu bir humanizma ahlâk düzeyinde ele alır, kişisel yaşantı ve deneyimleriyle besler, onu adeta modernize eder. Goethe'de odak noktası entrika değil, Orest'in ruhça şifa bulmasıdır. Iphigenie, Tantalidler soyundan gelmedir ve babası onu rüzgâr vermeyen tanrılara kurban ettiğinde tanrıça Diana tarafından bir buluta sarılıp Tauris'te barbar kralı Thoas'ın ülkesindeki mâbedine rahibe olarak getirilir. Iphigenie bu ülkede olumlu ve insancıl devrimler yaptırır, insanların kurban edilmesi geleneğine son verdirir. Kendisi vatan özlemiyle huzursuz ve mutsuzdur, kral Thoas'ın evlenme teklifini reddeder. Onuru kırılan Thoas eski yasaları yine uygulamaya kalkar. Adaya ilk gelen yabancı kurban edilecektir, ve bu ilk yabancılar da Yunanlıdır. İphigenie bunlardan birinin, aklını kaçırmış kardeşi olduğunu anlar. Onun insanca davranışı ve sevgisi Orest'e şifa olur. Iphigenie bir seçim yapmak zorunda kalır: Ya kral Thoas'a yalan söylecek, kardeşi ve arkadaşı Pylades ile kaçacaktır ya da her şeyi ona itiraf ederek onun vicdanına bırakacaktır. Iphigehie, hakikatin ve erdemin gücüne inanmış bir insan olarak Thoas'a doğruyu söyler, ve o da Iphigenie'nin erdemini ödüllendirerek kardeşi ve arkadaşıyla birlikte ülkesine dönmesi için izin verir.

Goethe'nin İtalya dönüşü bitirdiği bir başka klasik dramı da Tarquatto Tasso'dur (1789). Sanatçı kişinin, hayat gerçekliğiyle karşı karşıya geldiğinde yaşadığı çatışma, yani sanatçı problematiğini işlemesi bakımından eser «sanatçı dramı» (Künstlerdrama) türüne girer. Konusu yönünden «Werther»i andıran bu dramı için Goethe «ein gesteigerter Werther» (abartılmış Werther) sözünü kullanmıştır.

Kendisi bir mektubunda Karoline Herder'e ana problemi şöyle formüle eder: «Die Disproportion des Lebens mit dem Talent» (hayatla kabiliyetin uyuşmazlığı». Ve bu eserin de konusu otobiyografik temele dayanır. Goethe, şair yani sanatçı kişiliğiyle Weimar'da saray çevresinde politik, gerçek hayatın söz sahibi olduğu bir çevrede sanat - hayat karşıtlığını bizzat yaşamıştır. Onun Weimar aristokrat hayatına uyumsuzluğunun edebî yankısı sayılabilen eserin kahramanı Tasso bir yerde onun benzer figürüdür. Leonore de Frau von Stein'dan izler taşır. Tasso' nun zıt figürü Antonio, eserin İtalya dönüşü tarih incelemelerinden sonraki şeklinde dünya ve saray adamı hüviyetiyle önem kazanmıştır ve Goethe'nin İtalya dönüşü kişiliğinden de yankılar gösterir. İtalyan şairi Tasso, Kurtarılmış Kudüs destanıyla ödüle layık görülmüştür, şairlere has defne dalıyla taçlandırılır. Bu sırada diplomatik bir geziden dönen Antonio, Tasso'yu kolay elde edilen bu ününden dolayı küçümser, onunla alay eder. Tasso ona yaklaşmak isterse de kabul etmez. Onuru kırılır, Antonio'ya karşı kılıcını çekerken dük araya girer ve Tasso'yu odasına gönderir, kılıcını da geri verir. Antonio'nun ve dükün tutumunu hazmedemeyen Tasso sarayı terkedip seyahate çıkmak, Roma'ya gitmek ister. Vedalaşırken prensesin söylediği gönül alıcı sözleri aşk itirafı sanıp ona sarılmak isteyince itilir ve bütün saray halkı tarafından terkedilir. Bu durumda ona elini uzatan, düşmanı sandığı Antonio olur. Ona şairlik onurunun bilincine varmasında yardımcı olur. Konunun tarihi kaynağında Tasso - Antonio anlaşmazlığı vardır, ama prenses e âşık olma motifi Goethe'nin kendi buluşudur. Eserde edebiyat tarihi açısından önemli bir özellik, Sturm und Drang akımındaki deha (Genie) imajının burada ben ile dünya dengesine ulaşma yolundaki gelişimidir.

Kişilerin azlığı, dilin arılığıyla «Tasso», «Iphigenie» düzeyinde bir eserdir.

İtalya dönüşü, Goethe, Weimar'da eski dostları tarafından soğuk karşılanır. Frau von Stein onun habersiz ayrılışını affetmemiştir, Herzog Karl August, Prusya generali olarak daha çok Weimar dışında görevdedir, Herder onun üzerindeki ilk etkisini kaybettiğini fark ettiği için uzak durmayı yeğlemektedir. Mutlu olduğu bir ülkeden geri dönmek zorunda kaldığı için teselli etmelerini beklediği yakınlarının bu ilgisizliği yüzünden yeni dostluklar aramak zorunda kalır. Jena Üniversitesi profesörleri ve bu arada Schiller'le yakınlaşma söz konusudur.

Goethe-Schiller ilişkisi Alman edebiyatının ilginç konularından biridir.

Tabiatları ve sanat anlayışlarıyla birbirinin zıt kutbu olan bu iki büyük çağdaş, birbirlerinin hem büyüklüğünü hem de zıtlığını anlamaktan doğan bir sevgi-nefret karşımıyla birbirine bağlıdır. Yaratıcılığının kaynağını hayatta, yaşantılarında bulan Goethe, Schiller için fazla duyusaldır (sinnlich) :

«Goethes Philosophie holt zuviel aus der Sinnenwelt, wo ich aus der Seele hole».

Gerçekten de Schiller daha çok düşünce liriği olarak bilinen tarza, düşüncelerle beslenen bir sanata yatkındır. Tarih ve Kant'ın felsefesi Schiller'in yaratıcılığını besleyen kaynaklardır.

Öte yandan Goethe'nin büyüklüğünden emin hali, sağlıklı, varlıklı oluşu, saray çevresinde gördüğü saygı Schiller'in gözünde onu yanına zor yaklaşılır biri haline getirmeye yetmiştir. Onun sahip olduğu birçok şey Schiller'e göre yalnızca bir tanrı lütfûdur, yani kazanılarak hak edilmiş şeyler değildir. Oysa kendisi yine kendi elinde olmadan bu konularda hep hakkı yenilmiş biridir: Sağlığı yerinde değildir, parasızlık çeker ve yaratıcılığı da bir yerde kendini zorlama, emek sonucudur.

Bütün bu zıtlıklar yüzünden Goethe'ye yaklaşmak cesaretini uzun süre kendinde bulamaz. Ama onun Kant felsefesiyle yaşadığı değişim, Goethe'nin İtalya gezisiyle elde ettiği olgunluğa bir yerde denk düşüyordu. Her iki şair de yaratıcılıklarına yeni normlar katmak durumundaydılar. Buna Goethe'nin İtalya'dan dönüşünde düştüğü yalnızlık da eklenince iki büyük çağdaşın birbirine yaklaşma ortamı hazırlanmış olur. Schiller kendisinden on yaş büyük olan Goethe'nin dostluğunu nezaketi ve ağırbaşlılığıyla kazanmayı başarır: Goethe onun çıkardığı edebiyat dergisi Die Boren'da yazmaya başlar.

1794'de başlayıp Schiller'in ölümüne kadar on yıl kadar süren bu dostluk her ikisinin yaratıcılığını son derece olumlu bir biçimde etkilemiştir.

Goethe'nin evliliği de İtalya dönüşüne rastlar. Şehrin küçük burjuva ailelerinden Christiane Vulpius'da kendisini çeken yanı «naturhafte Persönlichkeit» (tabiata bağlı kişilik) sözleriyle dile getiren şair bu evliliği geleneksel ölçüler içinde yapmamış, Vulpius'la törensiz evlendiğini söyleyerek onunla nikâhsız yaşamaya başlamıştır.

Christiane Vulpius, Weimar sosyetesinin eleştirici bakışlarını sürekli olarak üzerinde hisseder. Yemesine içmesine düşkün, neşeli, okuma yazmayla ilgisi olmayan Vulpius, Goethe'ye âdeta düşünce ve kültürün zıt kutbu alarak dengeleyici, dinlendirici bir arkadaş gibi görünüyordu. Ama onunla nikâhlanması ancak oğlunun doğumundan çok sonraya rastlar (1806).

Goethe, hayatında yeri olan her kadını olduğu gibi Christiane Vulpius'u da ölümsüzleştirecek bir eser bırakmıştır: Römische Elegien (1788). Bu elejilerde Romalı Faustina'yı Vulpius'un özellikleriyle donatmıştır.

Christiane Vulpius'u Goethe'nin bir roman figüründe de teşhis etmek mümkündür: Die Wahlverwandschaften'daki Charlotte!

Ama ilginçtir; bu, Vulpius'un tam zıttı olmak özelliğinden dolayı onu çağrıştıran bir figürdür. Goethe adeta ideal eş hayaliyle gerçek karısı arasındaki uçurumu burada ortaya koymuştur. Davranışlarında, süsünde, dans ve içkisinde aşırılığa kaçan, sosyetede yadırganan, düşünce dünyası olmayan ve Goethe'nin kibar bir dille «tabiat insanı» (Naturwesen) diye tanımladığı karısı Christiane ile ölçülü, mantıklı sosyal, kibar Charlotte arasındaki zıtlık göze çarpar niteliktedir.

  Die Wahlverwandschaften (1809), Goethe'nin ana eserlerinden biridir. İki anlamda da «klasik roman» olarak niteleyebileceğimiz bu eser hem Alman klâsizminin roman türündeki örneğidir hem de kalite bakımından klâsiktir, yani zaman ve mekân kavramlarını aşıp her zaman ve her yerde değerini koruyan bir romandır.

Konusu bakımından bir evlilik romanıdır (Eheroman), Goethe'nin İtalya gezisi sırasında edindiği klasik anlayışını:Sanat eserini tabiat yasalarına yaklaştırma ve soyut düşünceleri somut konularla sembolik olarak dile getirme çabasını gerçekleştirir.

Şöyle ki romanın başlarında bir kimyasal tepkimeden söz edilir: CaO + H2S02 => CaS02 + H2O.

Eserin konusu burada sembolik ifadesini bulur. Bir tabiat olayı olan kimyasal değişim, sosyal- psikolojik bir olayla aynı düzlem üzerinde ele alınıyor. İki bileşiği meydana getiren dört element çaprazlama çekime uyarak yeni maddeler meydana getiriyor.

Eserin ana figürleri Eduard - Charlotte çifti ile onların arasına katılan ve evliliklerini tehlikeye sokan Ottilie ve yüzbaşıdır. Eduard ile Charlotte gençliklerinde birbirlerini sevmiş, ama aileleri yüzünden birleşememiş; her ikisi de kendilerinden oldukça yaşlı kimselerle evlenmek zorunda kalmıştır. Her ikisinin de eşi erken ölünce Eduard içinde kalan bir isteği gerçekleştirmiş, Charlotte'yi evlenmeye razı etmiştir. Evliliklerinin ilk günlerinde düşünce ayrılıklarını ortaya koyan bir problemle karşılaşırlar: Eduard çocukluk arkadaşı yüzbaşıyı, başının dertte olduğunu öğrenince yanlarına davet etmek ister, Charlotte'yi buna razı eder. Yüzbaşının gelişiyle ailenin yalnızlığı haliyle ortadan kalkacağı için Charlotte de bir yatılı okulda kalan yetim yeğeni Ottilie'yi çağırır. Eduard ile Attie, Charlotte ile yüzbaşı arasında bir ilgi oluşur. Ama tabiattakinden farklı olarak çaprazlama birleşmeler hemen gerçekleşmez, çünkü ortada bir ahlâk problemi vardır: Evlilik.

Ottilie ile Eduard ölünceye kadar birbirlerine sevgiyle bağlanırlar, ama evlenip sosyal düzen içinde saygı gören bir bağ kurmaları gerçekleşemez. Söz konusu çaprazlama sevgi, roman figürlerinin her birinde onların tabiatlarına uygun birer gelişim yaratır. Yalnız hayalde vukû bulan bir ihanet, onları bambaşka birer yola sürükler. Charlotte ile Eduard'ın oğlu, bu ihanetin sembolik ifadesi olarak Ottilie ile yüzbaşıya benzer. Çocuğun Ottillie'nin yanında bir gezinti sırasında boğulup ölmesi, bütün figürlerin hayatında bir dönüm noktası yaratır: Suçluluk duygusuna kapılan Ottilie, hayatının sonuna kadar feragat etmeye yemin eder; konuşmaz; yemez içmez ve sonunda ölür. Ertesi yıl Eduard da ölür. Charlotte ve yüzbaşı evlenemezler, daha uzun yıllar yaşarlar.

Eser, tabiattaki kutupluluğu roman figürlerinin kişiliğinde dile getirmektedir:

Charlotte, dengeli, akıl kadınıdır; Ottilie ise duygu yanı ağır basan, kendini sevgide, erkeğe uyum sağlamada gerçekleştiren kadındır. Duygu - akıl zıtlığı erkek figürlerde de söz konusudur. Eduard, duygu yanı ağır basan tutkulu erkekken, yüzbaşı akıl ve temkinliliğin temsilcisidir. Bu durumda Charlotte ile yüzbaşı, Ottilie ile Eduard arasındaki ruh akrabalığı (Wahlverwandtschaft) beklenen etkileşimi yaratacaktır. Goethe bu romanda zıt kutupları eşit güçle ortaya koyabilmeyi başarmış, böylece mesafe ilkesine dayalı «ironi» üslûbunun en kalıcı örneğini vermiştir.

Schiller'in ölümüyle Goethe'nin hayatında belli bir dönem kapanmıştır. Napoleon'un Almanya'yı işgalinin de bu yıllara rastlaması onu politik gerçeklik karşısında tutum almaya zorlar. Goethe «ruhige Bildung» dediği tabii akışı içinde gelişim ve kültüre önem veriyordu. Savaşlar, ihtilâller ona göre bunu engelleyici, geciktirici şeylerdi ve bu yüzden onlara karşıydı. Ama Fransız işgâline rağmen Fransızlardan nefret etmiyordu. Weimar'da o günlerin coşkulu milliyetçi savaşkan havasına katılmayışı, savaş ve kahramanlık şiirleri yazmayışı, hele hele oğlu August'u savaşmaya göndermeyişi çevresinde çok yadırganmıştır. Bu konudaki pasivist tutumu hakkında Eckermann'a söylediği şu sözler anlamlıdır:



«Bei mir aber, der ich keine kriegerische Natur bin und keinen kriegerisehen Sinn habe, würden Kriegslieder eine Maske gewesen sein, die mil sehr schlecht zu Gesicht gestanden hatte. [...] Wie hatte ich nun Lieder des Hasses schreiben können ohne Hass!-Und unter uns, ich hasse die Franzosen nicht, wie wohl ich Gott dankte, als wir sie los waren. Wie hatte auch ich, dem nur Kultur und Barbarei Dinge von Bedeutung sind, eine Nation hassen können, die zu den kultiviertesten der Erde gehört, und der ich einen so grossen Teil meiner eigenen Bildung verdankte!» 

 Yaşamadığı bir duygunun şiirini yazamayacağını, kültürüne çok şeyler borçlu olduğu bir millete de kin ve nefret duyamayacağını bu sözlerle dile getiren Goethe, aynı konuşmada Eckermann'a millî kinin «Nationalhass» en alt kültür basamağına özgü olduğunu, ama bir başka kültür basamağında bu duygunun silinip yok olduğunu savunur:


«Es gibt aber eine Stufe, wo er ganz versehwindet und woman gewissermassen über den Nationen steht und man ein Glück oder ein Wehe seines Nachbarvolkes empfindet, als ware es dem eigenen begegnet. Diese Kulturstufe war meiner Natur gemass, und ich hatte mich darin lange befestigt, ehe ich mein sechszigstes Jahr erreicht hatte».


Vulpius'la evliliği gibi Fransızlara karşı yeterince kesin milliyetçi savaşkan bir tavır takınmayışı da Weimar'da Goethe'ye karşı soğuk bir tutum yaratmış; yalnızlaşan şair, mineroloji ve botanik çalışmalarına, hayvanların evrimi ve metamorfoz, sonra renk öğretisi üzerinde çalışmalarına ağırlık vermiştir. Goethe'nin araştırıcı kişiliğinin ilginç bir yanı vardır: Araştırılabilenin, bilinebilenin sınırına dayandığı zaman çaresizlik değil, tanrısallığın karşısında huşû duymak, onun araştırıcı ve sanatçı kişiliğinin bir belirtisidir:


«Das höchste Glück des denkenden Menschen ist, das Erforschliche erforscht zu haben und das Unerforschliche ruhig zu verehren».(Max. und Refl. 1207) 

Goethe'nin büyük yankı uyandıran bir başka eseri de Wilhelm Meisters Lehrjahre (Wilhelm Ustanın Çıraklık Yılları) (1795 - 96) başlığını taşıyan eğitim romanıdır (Bildungsroman). Alman edebiyatının özel ilgi alanı diyebileceğimiz eğitim romanı türü, bir insanın çocukluktan başlayarak adam oluncaya kadar geçirdiği gelişim evrelerini, onu etkileyen eğitici kişileri, çevreyi ve eğitim sonunda ulaşması öngörülen eği¬tim düzeyini konu alır. İlk kalıcı örneğini Christof Martin Wieland'ın Gesehichte des Agathon romanıyla (1766) verdiği bu tür, Goethe'nin «Wilhelm Meister» iyle klâsik doruğuna ulaşır. Sonra hemen her Alman edebiyat akımında o akımın özellikleriyle yaratılmış eğitim romanlarıyla karşılaşırız.

Romanın hazırlık basamağı Wilhelm Meisters theatralische Sendung, otobiyografik yanı ağır basan bir çağ romanıdır (Zeitroman). Eserin ikinci kez ele alınıp tamamlanmış şeklinde yani Lehrjahre’de tiyatroyla ilgili bölümler roman kahramanının gelişim sürecinde önemli görüldüğünden yoğunlaştırılarak sınırlandırılmıştır.

Karakterlerde değişiklik, otobiyografiden uzaklaşma biçiminde olmuştur. Wilhelm zengin bir tüccarın oğludur. Çocukluğundan beri tiyatro dünyasına hayrandır. Burjuva dünyasının ona istediği kültürü verebileceğine inanmadığından tiyatro dünyasına kaçar. Amacı kendini yetiştirmektir. Kukla oyunuyla işe başlar. Sonra Marianne adında bir tiyatro artistine âşık olur. Aldatıldığını anlayınca. Ondan ayrılıp eski tiyatro grubuna döner. Hayatın çok çeşitli alanlarında edindiği deneyimlerle olgunlaşır. Ama öte yandan onun gelişimi, eğitimiyle görevli bir gizli cemiyet (Turmgesellschaft), onun bütün davranışlarını gözetlemektedir. Wilhelm, tiyatroda ısrar etmenin anlamsızlığını, bir çeşit sorumsuzluktan başka bir şey olmadığını farkedip, gerçeklerle mücadele etmek ister.

Goethe bu romanında zaman sırasına bağlı kalmamış, olayları ruhsal önemlerine göre sıralamıştır. Eserde anlatıcı ile okuyucu arasına bir mesafe koymuş, klâsik form ilkelerine özen göstermiştir.

Schiller'in ölümü ve o aradaki politik olaylar Goethe'de bir an hayatın sonuna gelmiş olma duygusu ve bunalımı yaratmışsa da şair, hayat mimarlığının gücüyle kendini bundan kurtarıp yeniden canlılığını kazanmayı bilmiştir. 1814 yılında yaptığı bir Ren-Main gezisi ve Wiesbaden'da geçirdiği süre onu her bakımdan yenilemiştir. Frankfurt bankerlerinden Von Willemer'in karısı Marianne von Willemer'le aralarında oluşan duygu bağı onu yeniden aşk şiirleri yazmaya yüreklendirir.

«Doğu Batı Divanı» (West-Östlicher Divan) bu olayla hız kazanır. Acem şairi Hâfız Hatem'de şairlik mesleğinin örnek ustasını canlandırırken sevgili Suleyka figüründe Marianne von Willemar'ı işler.

Eser, Goethe'nin hayat bilgeliğini, doğu, batı dinleri, tabiat, insanlık gibi konulardaki görüşlerini dile getirir. Bu gezide ferahlamış, yaşama sevincine ulaşmışken, kısa zaman sonra yine sıkıntılı bir devreye girer: Karısının ölümü (1816), saray tiyatrosunun yönetiminden uzaklaşmak zorunda kalışı bu dönemin belirleyici faktörleridir.
Bir «Lebenswerk» yani ömür boyu yazılan eser niteliğindeki Faust çalışmalarına bu dönemde hız verir. Daha çocukluğunda kukla oyununda tanıdığı Faust efsanesini İngiliz edebiyatında Marlow'un işleyişinden ve Alman Aydınlanma yazarı Lessing'in işleyişinden farklı biçimde değerlendirir. Yazımı 60 yıl süren bu dev eser, Goethe'nin geçirdiği farklı edebiyat akımlarının izlerini taşır. Birinci bölümü Sturm und Drang çizgileriyle donatılmıştır.

2. bölüm klâsisizm ve realizm unsurlarını içerir. Araştırma ve öğrenme tutkusu içinde sürekli çabalayan insanın temsilcisi olan Faust, bir ortaçağ bilgini olarak çağının her bilim dalını denemiş, ama ulaşmak istediği hakikati, yani evrenin sırrını (was die Welt im Innersten zusammenhalt) çözememiştir. Tanrı, bu hakikat uğruna çabalayan kulunun iyiliğinden emindir, ama şeytan Mephisto, kötünün, olumsuzun sembolü hüviyetiyle Faust'u baştan çıkartacağına inanır. Faust'la bahse girişir; Ona her istediğini sağlayacak, mutlu olduğu anda da karşılık olarak ruhunu alacaktır:

«Werd ich beruhigt je mich auf ein Faulbett legen,
So sei es gleich um mich getan!
Kannst du mich schmeichelnd je belügen
Dass ich mir selbst gefallen mag,
Kannst du mich mit Genuss betrügen:
Das sei für mich der letzte Tag!
Die Wette biet ich!»



«Faust» trajedisinin bütün olayları, işte bu andlaşma açısından Mephisto'nun Faust'u baştan çıkarma denemeleri sayılır. İlk deneme onu gençlik ve aşk serüveniyle kandırmaya çalışma olur. Birinci bölüme adını veren saf genç kız Gretchen'le ilişkisi mutluluk değil, hüsranda biter: Gretchen Faust’tan olan gayrimeşru çocuğunu boğarak öldürür ve çocuk katili olarak hapse düşer, aklını kaybeder.

İkinci bölümde Faust'un antik güzellikle karşılaşması planlanmıştır. Faust, kuzeyli ruhunu temsil ederken, Helena güneyin klâsik güzelidir. Çocukları Euphorion bir yandan bu iki ruhun sentezi, öte yandan Almanya'daki romantizm akımının sembolüdür. Faust'un hayatındaki sürekli değişimlerin, gelişim basamaklarının sonuncusu onun devlet hizmetinde aktif danışmanlığıdır. İmparatora hizmetlerinden dolayı kendisine verilen deniz bölgesinde halk için yaşanabilir toprak kazanmak ister. Aktif devlet adamının mutluluk kaynağı olan istikbal hayalleri: Halkı mutlu etme, ona üzerinde çalışabileceği, yaşayabileceği bir yurt bırakmak hayali Faust'un içini doldurur. Hayatın akla gelebilecek bütün nimetlerini ona tattırdığı halde Mephisto, Faust'un olgun ruhunu doyurabilecek bir şey keşfedememiştir. Şimdi onun bu hayallerle kendine vaadettiği mutluluğu gerçek mutluluk anıymış gibi sayarak, bahsi kazandığını ileri sürüp Faust'un ruhuna sahip olma hakkını kendinde görür. Mephisto'ya bu hakkı veren şu sözlerdir :

«Im Vorgefühl von solchem hohen Glück
Geniess ich jetzt den höchsten Augenblick».
Ne var ki Faust'un yenilgisi bir kelime oyununa kurban gitmeden ibarettir: Melekler onun ruhuna sahip çıkarlar. Çünkü Faust iyi niyetle çabalayan, sürekli arayan, aktif insandır:

«Gerettet ist das edle Glied
Der Geisterwelt vom Bösen:
Wer immer strebend sich bemüht,
Den können wir erlösen,
Und hat an ihm die Liebe gar
Von oben teilgenommen
Begegnet ihm die seelige Schar
Mit herzlichem Willkommen».
 


Aktif ruh, sürekli çabalayan insan, Goethe'nin sanat ve düşünce dünyasında çok önemli bir yer alır. Onun tabiat anlayışının temeli gelişimdir ve bu da sürekli çalışma, çabalamayla iç içedir. İnsanın dünyaya gelişi, yaşayarak gelişen bir formu gerçekleştirmek amacını taşır; gelişerek yaşamak adeta hiçbir gücün silemeyeceği bir Tanrı emridir:


«Wie an dem Tag, der dich der Welt verliehen,
Die Sonne stand zum Grusse der Planeten,
Bist also bald und fort und fort gediehen
Nach dem Gesetz, wo nach du angetreten.
So musst du sein, dir kannst du nicht entfliehen,
So sagten schon Sybillen so Propheten
Und keine Zeit und keine Macht zertückelt
Gepragte Form, die lebend sich entwickelt. »

(Gott und Welt. Urworte. Orphisch.)


Goethe'nin ölümsüzlük kavramı da çabalamak, çalışmak kavramıyla ilişkilidir, onun âdeta bir sonucudur. Üstelik bu, eserleriyle yaşamak; insanlığın anısında varlığını sürdürmekten de öte doğrudan doğruya metafizik anlamda ölümsüzlüktür. Yani, hayatı boyunca sürekli çalışıp çabalayan, etkinliği kendi tabiatı haline getiren ruha karşı Tanrı bir bakıma ödüllendirme gereği duyar, ona yeni hayat biçimleri vererek sürekli varolmasını sağlar :

«Die Überzeugung unserer Fortdauer entspringt mir aus dem Begriff der Tatigkert; denn wenn ich bis an mein Ende rastlos wirke, so ist die Natur verpflichtet, mir eine andere Form des Daseins anzuweisen, wenn die jetzige meinen Geist nicht ferner auszuhalten vermag»

(Eckermann, 4.2.1829). 








Devam edecek:))  

6 Aralık 2015 Pazar

ARAGON

ARAGON / ELSA’YA ŞİİRLER'den

Çev: Sait Maden



SANA
BÜYÜK
BİR SIR
SÖYLEYECEĞİM



Sana büyük bir sır söyleyeceğim Zaman sensin
Zaman kadındır İster ki
Hep okşansın diz çökülsün hep
Çözülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi durdurulmuş zamanın işkencesi
Buysa daha beterdir giderilmemiş istekten bitmez tükenmezcesine

Göz susuzluğundan sen yürürken odada
Ve bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler Asıl demek istediğim bu
Hazzın ötesinde sevgim dokunurluğun erimi dışında bugün sevgim

Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Her söz
Dudağımda bir dilenen zavallı
Acınacak bir şey ellerin için kararan bir şey bakışının altında

İşte bunun için diyorum ikide bir seni seviyorum diye
Boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakça kalp kristali
Kaba konuşmamdan gücenme benim Bu konuşma
Ateşte şu tatsız gürültüyü çıkaran sudur o kadar

Sana büyük bir sır söyleyeceğim Bilmem ben
Sana benzeyen zamandan söz açmayı
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanınsıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim

ARAGON

SÜREKLİ RANDEVU


Daha büyük bir rüzgâra karşı yazıyorum ve kızmasınlar
Sadece şişirilmiş yelken olanlar
Bu rüzgâr daha güçlü eser ve daha kırmızıdır kor

Tarih ve aşkım hep aynı adımlarla yol alıyor
Daha büyük bir rüzgâra karşı yazıyorum hem ne gerek bana
Okumayanlardan buğdayların kumrallığında

Geleceğin ekmeğini ve bana ne gülenlerden benim için her kapı
Senin geçitin olsun ve her gök senin gözlerin
Giden bir tramvay hep bir şeyler götürür senden

Daha büyük bir rüzgâra karşı bulutlu bir havada
İstediğim gibi yazıyorum hem ne yapılabilir sağırlara
Kötü bir oyunda hile gibiyse şarkı söylemek onlar için

Hiç bir aşk yok ki bizim aşkımız gibi olsun
Bana yol göstermekte adımlarının izi
Güneş değil sensin ısıtan beni

Ellerinin renginden anlıyorum güneşi
Aşksız güneş rastlantısal bir ömür
Aşksız güneş bu yarın’sız bir dündür

Ayrılıklar varsa çekip giden hep sensin
Hep bizim aşkımız var ağlayan her bir gözde
Hep bizim aşkımızdır yolu şaşırılmış sokak

Bu bizim aşkımızdır yol kapanınca sensin
Sensin sızlayan yürek hareket edince tren
Sensin tek eldivene eş olacak eldiven

İnsanı solduran her bir düşünce sensin
Uzun uzun sallanan mendiller de sen
Sensin gemilerin güvertesinde giden

Susan hıçkırıklar sen agucuklar sen
Ve akşam eşikteki sessiz itiraflar
Ağızdan kaçan bir fısıltı uykuda söylenen sözler

Yakalanmış bir gülücük uçuşan perde
Bir okul avlusunda uzaktan yankılanışı seslerin
Bir iki üç diye sayan çocuklar ebe sırası kimde

Geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi
Hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi
Şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

Ve söylediğim şarkı da sen o büyük rüzgâr İLE

1947

Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 








LEYLAKLAR VE GÜLLER


Ey çiçek açma ayı ey değişimler ayı
Sen ey bulutsuz Mayıs bıçaklanmış Haziran
Hiçbir zaman unutmayacağım ne gülleri ne leylakları
Ne de ilkbaharın bağrında sakladıklarını hiçbir zaman

Hiçbir zaman unutmayacağım o acı görüntüyü
Tören alayını çığlıkları kalabalığı ve güneşi
Aşkla yüklü tankları Belçika’nın hediyelerini
Titreşen havayı ve arıların vızıltısı ile dolu yolu
Savaştan önce kazanılan erken zaferi
Öpücük kırmızısının önceden haber verdiği kanı
Ve coşkun bir halkın çepeçevre leylaklarla donattığı
Tankların zırhlı kuleciğinde dimdik ölüme gidenleri

Hiçbir zaman unutmayacağım Fransa’nın bahçelerini
Yok olmuş yüzyılların ayin kitapları gibi
Ne de akşamların şaşkınlığını sessizliğin esrarını
Geçtiğimiz yol boyunca uzanan gülleri

Çiçeklerin karşı koymasını bozgun rüzgârına
Korkunun kanadında geçen askerlere
Alaycı toplara çıldırmış bisikletlere
Acemi kampçıların zavallı giysilerine

Ama nedendir bilmem bu imgeler tufanı
Hep aynı durağa geri götürür beni
Sainte-Marthe’a Bir general Kara cıvıltılar
Bir Normandia villası ormanın kenarında
Çıt yok Düşman dinleniyor karanlıkta
Paris’in düştüğünü söylediler bize bu akşam
Hiçbir zaman unutmayacağım ne leylakları ne de gülleri
Ve ne de kaybettiğimiz iki sevdayı hiçbir zaman

Ölümle günün demetleri leylakları Flanders leylakları
Ölümle yanakları süslenen gölgenin tatlılığı
Ve siz bozgun demetleri narin güller
Uzaklarda yangın rengine çalan Anjon gülleri


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet  





 LEYLÂKLAR VE GÜLLER ÜSTÜNE



JOHN W. KNELLER
Çeviren: Gün Anadol




1897’de doğan Louis Aragon’un yazın dünyasına girişi, Birinci Dünya Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıklardan dolayı madalyaya lâyık görüldüğü döneme rastlar. Aragon, Dada hareketinin öncülerinden biri olarak tanınır. Bütün yazınsal değerlerin yeniden gözden geçirilip duygusal, sözbilimsel ve yapay «yazın»a bir başkaldırı olan Dada hareketi aydınlar arasında benimsenmekle birlikte kısa ömürlü oldu. Aragon 1922 yılında Andre Breton ile birlikte gerçeküstücülük akımını başlattı. O günlerde yazdığı ilk gerçeküstücü şiirlerinde yoğun bir şekilde gözlenen gizemli havanın yanı sıra, bu şiirler aynı zamanda insanı içindeki «sonsuz» ile yeni bir ilişkiye davet ederek merak ve şaşkınlık duygularını kamçılayan, böylece insanı değiştirmeye yönelen gayretkeş çabalarının bir ürünüydü.

Qui est la? Ah tres bien- faites entrer l’infini “Kim var orada? Oh, çok iyi, sonsuz’u içeri buyur edin!».

Aragon’un ünü, düzyazı yazarı olarak tanındığı gerçeküstücü döneminde doruğa ulaştı. Siyasal ve toplumsal bir yenilenme ümid ederek Komünist Parti’ye katılması da aynı yıllara rastlar. 1926 yılında yazdığı Le Paysan de Paris (Paris Köylüsü) günümüzün aşırı akılcı modern yaşantısına duyuları ve düş gücünü katmanın gerekliliğini savunan güzel bir öyküdür.

Aragon şiirsel bir dille toplumsal içerikli romanlar da yazmıştır: Les claches de Bâle (1934, Basel’in Çanları), Les beaux quartiers (1936, Kibar Semtler). Nostalji kokan Aurélien (1944) adlı eseri ise kendi gençliğinin yarı-otobiyografik öyküsüdür.

1939-1940 yıllarında bir kez daha askerliğe özenen Aragon, Fransız ordusunun 1940 yılı mayıs ve haziran aylarında Belçika’dan Loire Irmağı’na doğru geri çekilişini bizzat yaşamıştır. Bu arada işgal altındaki Fransa gazetelerinde yayımlanan pek çok şiiri ile yenik ve acılı Fransız halkının duygularını harekete geçirmiştir.

Le créve-coeur (1940, Yürek Yarası), Les yeux d’Elsa (1942, Elsa’nın Gözleri) ve öfkeli bir dille Vichy rejimini alaya aldığı Musée Grévin (1943) bu şiirlerden bazılarıdır.

Louis Aragon, çağdaş Fransız yazınında en çok tartışılan şairlerden biridir.



 Siyasal konular bir yana bırakılırsa, yazınsal konularda bile eleştirmenler arasında bir tartışma kaynağıdır. Bazıları onu çağının en yetenekli yazarlarından biri olarak görürken, bazıları da zarif bir «fiyasko» olarak niteler ve kendine özgü nedenlerle kendine en çok uyan şiir türünü yazmaya yanaşmadığını savunurlar.

«Leylaklar ve Güller» işte bu tür çelişkili görüşlere yol açabilecek bir şiirdir.

Aragon bu şiiri 1940 yılı Temmuzunda Fransa’nın Almanlar tarafından işgalinden bir ay sonra yazmıştır.

Aragon’un şiirinde Victor Hugo’dan bir şeyler vardır: echo sonore, ya da halkın sesi sık sık duyulur. Bu amaçla Ortaçağ’da, ağızdan ağıza anlatılan kısa şiir tarzını çok kullanmıştır. İnsanlara kendileri hakkında birbirlerine anlatabilecekleri şiirler armağan etmekte ne denli başarılı olduğunun kanıtı, işgal altındaki Fransa’ya ait öykülerde olduğu kadar, bu şiirin yayımlandığı Le créve-coeur’ün başarısında da gözlenebilir.

«Leylâklar ve Güller»de birbirine benzer ritm ve uyakların kullanılması, biçimsel olarak simetriye önem veren şairin birbirine benzeyen görüntüler yaratma çabasının sonucudur. Başlangıçtaki ve sonuçtaki dörtlükler, diğer sekiz dizelik bölümlerin içerdiği değişik imgelere bir çeşit çerçeve oluşturur.

«Leylaklar ve Güller» de konu, biçim ile dikkâte değer bir ölçüde uyum içindedir. En baştaki dört dizede şiirin teması açıkça belirtilir: güneşli bir Mayıs’ın çiçekleri olan leylâklar, boş bir ümitle Albert Kanalı’na doğru karşı hücuma geçen ordu kuvvetlerini Fransız halkının yanlış bir iyimserlik içinde coşkuyla selâmlayışını simgeler.

Güller ise, Haziran ayının o korku dolu günlerini, Fransız halkının korkunç yanılgısını «ülkenin sırtından bıçaklanışını» ve askerlerin yenilgisini simgeler.

Başlangıçtaki bu dizeleri izleyen imgelerde kolay anlaşılabilir bir düzen vardır. Diğer üç bölüm ise mutlak bir uyum içindedir. Birincisinde «trajik yanılgı», mayıs ayı ve leylaklarla ilgili imgeler görülür: tören alayı; kalabalık; sevgi yüklü tanklar (muhtemelen askerleri öpmek için tanklara tırmanan genç kızları anlatmaktadır); Belçika’lılar tarafından verilen hediyeler; arıların vızıltısı; yanaklardaki ruj izleri (9-10); tankların zırhlı kuleciklerinde leylaklar arasında ayakta duran tankçılar hep aynı olayı anlatır.



İkinci bölüm geçiş bölümüdür; yanlış anlaşılan işaretlerin trajik ironisi gözler önüne serilir: kargaşa, ürpertici sessizlik; «korkunun kanatlarında» koşan askerler; çılgınca bir panik içinde bisikletliler; ateş etmek yerine düşmanın önünden kaçan etkisiz ve gülünç toplar; Paris’ten kaçan, ancak geceyi geçirmek için bir çadır bile bulamayan halkın zavallılığı dile getirilir. Bu üç uzun bölümün sonuncusunda bir film şeridi gibi gözler önünden geçen görüntüler aniden 14 Haziran 1940’ta Paris’in düştüğü gece Normandiya’da Evreux yakınındaki küçük bir köyde, Saint-Marthe’da durur. En son dörtlük, birinci dörtlüğün özetini verirken, uzun bölümlerin canlandırdığı görüntüler, daha önce belirlenen çerçeve içinde kısa bölümlerin sunduğu sembolizme temel oluşturur.

Okuyucuya pek de yabancı olmayan bütün bu imgeler arasında bazıları da tamamıyla anlaşılamaz. Örneğin, nasıl olur da, bahçeler tarihsel din kitaplarını andırır? Acaba düzenli, rengarenk bahçeler, Şair’e Ortaçağ’a ait yazıları ya da parlak ciltli dua kitaplarını mı anımsatmıştır?

28. dizedeki «iki sevda» kimi ve neyi hatırlatır? Bunlar yoksa Aragon’un sık sık söz ettiği iki tutkuyu, vatanı ve karısı Elsa Triolet için duyduğu aşkı mı dile getirir? Şiirin içeriğinden bunun böyle olmadığı anlaşılır. Belki popüler bir şarkının ilk dizeleridir bunlar:

J’ai deux amorus,/ Mon pays et Paris (İki aşkım var, Vatanım ve Paris). Yoksa şair iki çiçek ile simgelenen yitik hayallerini mi anlatmaktadır? Bu yorum diğerlerine oranla daha anlamlıdır: leylaklar, zaferin yanlış müjdecisi, güller ise yenilginin sahte yorumcuları olabilir.

Son dörtlükteki «Flanders leylakları» anlaşılabilir bir imgedir, zira Mayıs birlikleri, Almanların bir kanadını çevirmek için harekete geçtiğinde, o bölgeden ilerlemişti. Fakat «Anjou güllerinin anlamı nedir? Aragon hiç şüphesiz bu isimle anılan bir gül türünden söz etmemektedir. Mütareke, Paris’in kuzeydoğusunda Compiegne’de imzalanmıştı. Şair ise bu şiiri yazdığında Dordogne’de, Javerlhac’da bulunmaktaydı. O halde Batı Fransa’daki eski bir dükalıktan söz edilmemektedir. Bu belki de Şair’in diğerlerine uyak olsun diye seçtiği Normandiya’daki geri çekilme hattının dışında kalan tek bir bölgenin adıdır. Sonuç olarak, bazı önemsiz biçem kusurları dikkate alınmazsa, «Leylaklar ve Güller»in biçimsel güzelliği, ona çağımızın en anlamlı savaş şiirlerinden biri olma özelliğini kazandırır. Öyle ki, savaşı yaşamamış olanlar bile uzun süre bu şiirin etkisinden kurtulamayacaktır.

ARAGON

ARAGON



ELSA SEVDASI


KORKUNÇ KORKULAR YAŞIYORUM

1


Korkunç korkular yaşıyorum
Yazdığı o üç satır yüzünden
Eldivenleri masanın üzerinde
Bir karakedi yolumdan geçen

Kuş, yıldız ya da merdiven
Her şey buz gibi kötü bir işaret bana
İnsana korku veren bir dille
Ondan söz eder bütün bir dünya

Cuma’nın bana bıraktığı bu
Cumartesi O’nunla ne yapacak kimbilir
Çekinirim bir sözcük O’nu incitir diye
Söylenen her şey bana korku getirir

Hem öyle niçin sessizliğe bürünmek
Yandaki odada durup dururken
Bir sırdır Onun bu suskunluğu
Benim için farkı yok işkenceden

Korkunç bir korkuyla çekinirim ben
Var olabilen hemen her şeyden
Yanlış anlaşılabilen bir cümleden
Kaldırım taşlarından kiremitlerden

O uyuyor bense ölmüş sanıyorum
İşte bir önseziş daha
Kalbim bir kapı gibi çarpar


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 





 2

YAĞMUR
DAMLALARINI
KISKANIRIM



Yağmur damlalarını kıskanırım
Öpücüklere fazla benzediğinden
Her parlak şeyin gözleri
Kıskanmak için haklı bir neden

Kıskanırım kıskanırım
Arıların sokmalarını bile
Kıskanırım unutkanlığı ve belleği
Uykuyu ve terkedilişi de

Seçmiş olduğu kaldırımı
Rüzgârın okşayan ellerini
Benim o diri kıskançlığım
Düş görürken uyandırır beni

Kıskanırım bir şarkıyı bir sitemi
Bir nefesi ve bir sızlanmayı
Kıskanırım kıskanırım sümbülleri
Hoş bir kokuyu bir anıyı

Kıskanırım kıskanırım heykelleri
Boş ve fettan bakışlarını
Kıskanırım susmaya görsün
Kıskanırım önündeki boş kağıdı

Bir gülüşü ya da bir övgüyü
Bir ürperişi kış gelince
Değiştirdiği elbiseyi


Bir an için dışarıya çıkınca

Kömür tozlarıyla dolu bu dünya
At tekme atar ısırır köpek
Sen deli misin Giyiniyorsun
Sokağa çıkacaksın demek

Sokağa çıkacaksın ne serüven
Hem de bensiz kötü bir oyun bu
Öylesine korkarım arabalardan
Ateş kadar korku verir bana su

Günlerimin tümü O’nunla dolu
Evren ise O’nun yansımasıdır
Kırlangıçların hemen ardında
Gökyüzü olduğu gibi kalır

Cezayir menekşelerinin sapıklığı
Parmaklarının arasındadır gözleri
Elleriyle soğuktan bembeyaz olmuş
Damların üstündeki karlar gibi


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 






 4

SENİN İÇİN



Hatırlarım bir zindanı
Hiç bir şeye benzemeyen
Bir mezarlık hatırlarım
Farkı yoktur memleketten
Biraz kan o meydanda
Geçenlerin ayağında
Hatırlarım ben bu garı
Orda üstleri aranan
Şaşkın düşmüş insanları
Askerleri kül renginde
Paris’in güzel çölünde
Hatırlarım binlerce şey
Bir ölüyü uyur gibi
Yolcular acele etti
Tren devrilmişti sanki
Akşam yakılan bu köyden
Kapkara bir tablo çıktı
Acınası o üç mezar
Hatırlarım hatırlarım
Tekrarlamak bir şey değil
Kulak verilen radyoyu
Yolda bir adımı dostu
Yalancı mıdır anılar
Her şey basit mi o kadar
Alev bilir ancak külün
Eskiden ne olduğunu
Elsa senin için işte
Söylemekteyim bunları
Bu yangın anılarını


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet



ARAGON



ARAGON

Pierre Gamarra ve Charles Dobzynsky
Europe Komitesi Adına / Çev: Metin Cengiz


Broy / Aylık Şiir Dergisi / Sayı:15




Bizi noel günü terk etti. İlk kar, otuz yıl önce Eluard icin yağmış olduğu gibi Paris’in üstünde tozutmuştu. Son saygı günü Colonel Fabien meydanında, bu son eylül gününde, tuhaf bir sabah güneşi, Niemer’in cam yüzünü, Aragon’un bayrağa çarpan portresini ve onun sessiz kalabalığa çevrili, her biri kendisi için mırıldanan şarkısının sözleri gibi gülücüklerini ve bakışlarını aydınlatıyordu.

Ayrılık günü, bize olduğu gibi, Avrupa’ya, -Jean-Richard Bloch’la güçlenen 1946’daki dirilişine ve ona zorunlu olan Avrupa’ya- da gelmişti. Hemen hemen içimizden hiç kimse, Saint-André-des arts Caddesi’nden Richelieu Caddesi’ne ve bizim Faubourg-Poissonnerie’deki büromuzda şaşırtıcı sözleriyle bir o yana bir bu yana giden, öfke ve bu en uçtaki duygu ve sezgi adamını, bu sazlık inceliğini, bu civadan varlığı unutmayacaktır.

Son yıllarda bile imgesi aramızda dolaşıyor. Öyle ki, büyülenmiş bir şekilde, artık onun bize söylediği ile düşlediği şey arasındaki sınırın ne olduğunu bilmiyoruz. Ondan söz edildiğinde, her birimizde değişik olan, ama aynı ışıkla aydınlatılmış anılar dalga dalga yayılıyor. Bu adamda bir çokseslilik vardı. Deha diye çağırdıkları bu sonsuz büyüklük onda çekicilik, çılgınlık, derinlik ve sözün olağanüstü kullanımıyla en son noktasındaydı.

Çalışma yaptığı bütün alanlarda: şiirde, düzyazıda, sanat eleştirisinde, politik yansımada ve felsefi düşünmede ... Aragon’un dehasını, parıltısını ve yaygınlığını sınırlamak kolay değildir. Çağımızın edebiyatı, her biri, onu yeniden tanıyarak ondan silinmez izler taşıyor.

Zenginliği ve özgünlüğüyle karşılaştırılamayan trajedileri ve aşklarıyla günümüzün bütün yankılarında çınlayan bir yapıttır bu. Ve sürrealizm ve dadaizm hareketlerinden bu yana, şairlerin onuru olan direniş hareketine ve nihayet çok yenilikçi keşiflerine ve Elsa’nın Mecnunu’nda, yazıya büyüsel bir biçimde konmuş hikâyedeki lirizmde olduğu gibi çağdaş yapıntısına kadar hiçbir şeyle, hatta kendi hareketi ile bile karşılaştırılamaz.

Fransız dili Aragon’la kıpırdadı değişti artık. Bugün bu dil, o Paysan de Paris’den, La Semaine Saint’e, Aurelien’den La Mise a la Mort’a, Le Mouvement Perpetuel’den Créve-Coeur’e, imgeleme gücünün ve canlı bir geleneğin ikili gelişmesinin canlı simgesi olan bu yazından sonra aynı değil artık. O, Birinci Dünya Savaşının kıyımına karşı isyan içinde, sürrealist itirazla, öncülerinden biri olan Arthur Rimbaud gibi yaşamı değiştirmek isteyen yazarlardandı. Öncelikle edebiyatı değiştirmek gerekirdi.

Aragon, Breton, Soupalt, Tzara ve Eluard’la kendisine vergi olan bu nobranlık ve meydan okumayla edebiyata katkıda bulundu. Ancak bu isyan onu başka ufuklara, Ekim 1917 Devrimi ve nitekim Cumhuriyetçi İspanya’nınki gibi değişik ufuklara götürdü. Düşünce özgürlüğü ve barış için çalışacağı Europe’ta kendini Jean-Richard Bloch gibi yazarların yanı başında buldu. Bu yaşamın sürekliliği içerisinde, Aragon’un çok kesin ve eşsiz sesi, daha o zaman, işgalin kara günleri boyunca kurtarıcı bir kavganın ve onuru kırılan bir ülkenin acısının yankısı olacaktı.

Eylem adamı ve yazar, onda derin birliklerini buldular. Aragon, yeniden dirilişin buluş ve anlama alanının olduğu kadar, Ulusal Yazarlar Komite’sinin, Yasadışı Fransız Edebiyatı’nın, daha sonra Birleşmiş Fransız Yayımcılarından biri olarak yöneteceği Fransız Kitaplığının yaratıcılarından birisiydi de.

Bu tanık, çağının bu aktörü, orda yüceliklere ve çelişkilere, gençliğinin politik seçimlerine bağlılığıyla, umutlar gibi hatalara kendini verdi ve saptadı. Direnç ve tutkuyla, kültür adamı ve eylem adamı niteliğini, bu ikili eğilimi üstlendi. Ancak o, sözcüklerin gücüne, en yaşlı dönemine kadar, Tiyatro-Roman’la yepyeni buluşların alanı olan bu avant-garde yapıtla ortaya koyduğu sanatına var gücüyle inanıyordu. Kendi genişliği ve karşıtlığı içinde Aragon’un şarkısı unutulmadan kalacaktır hep. O, Fransız şiirine yeni bir anlam ve kan verdi. Şiir, Hugo’dan bu yana asla halktan gelen çınlayışı duymadı. Ve hiç kimse, gelecek kuşaklarda, onun sevdiği gençliğin dudaklarında bu yankının sürüp gideceğinden kuşkulanamaz.

ARAGON


LOUIS ARAGON





Fransız şair, romancı. Gerçeküstücülük hareketinin kurucularından ve Fransız toplumcu edebiyatının önde gelen temsilcilerindendir.

3 Ekim 1897’de Paris’te doğdu. Annesi ile babası ayrıydı; annesi babasının varlığını sakladığı gibi kendisini de ablası olarak tanıtmıştı. Aile 1904’te Neuilly’ye taşındı, 1908’ de Saint- Pierre Lisesi’ne giren Aragon, çok başarılı bir öğrenciydi. 1914’te tıp eğitimine başladı. Üç yıl sonra, 1. Dünya Savaşı’nın son yılında askere alındı, kendisi gibi tıp öğrencisi olan Andre Breton’la tanıştı.

1918’de cephede gösterdiği yararlıklardan ötürü madalya aldı. Paul Eluard ve Philippe Soupault ile tanıştı. Terhis olduktan sonra yeniden başladığı tıp öğrenimini 1921’de yarım bıraktı ve kütüphaneci olarak çalışmaya başladı. 1923 ‘te Giverny’ye yerleşti, üç yıl önce katıldığı Dadaizm hareketinden kopmaya başlamıştı. Ertesi yıl Breton’ un yayımladığı “Sürrealizm Manifestosu” ve Revolutian Sürrealist dergisi doğrultusundaki görüşlere katıldı. Ancak 1928’den sonra estetik ve politik görüşlerinde büyük bir değişim başladı. Aynı yıl evlendiği romancı Elsa Triolet ile SSCB’ye gidip bir yıl orada kaldı. 1930’da Harkov’da toplanan Devrimci Yazarlar Kongresi’ne katıldı. 1932’de artık Breton’dan ve Gerçeküstücülük hareketinden bütünüyle kopmuştu. Fransız Komünist Partisi’nin (FKP) yayın organı l’Humanité’de çalışmaya başladı. Ertesi yıl Birinci Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’ne katıldı.

1935’te Paris’te toplanan Kültürün Savunulması İçin Dünya Yazarları Kongresi’ne katıldı. Ertesi yıl Ce soir gazetesinin yönetimini ele aldı. 1939’da çıktığı New York gezisinden döndüğünde yeniden askere alındı. Nazi işgaline karşı örgütlenen Fransız direniş hareketine, değişik bir kimlikle gittiği Güney Fransa’da katılan Aragon, gizlice basılıp dağıtılan şiirleriyle büyük ün kazandı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’e dönüp çeşitli sol dergilerin yönetimini üstlendi. 1950’de FKP Merkez Komitesi üyeliğine seçildi. 1968 Mayıs olaylarında öğrencilerin gösteri ve toplantılarında konuşmalar yaptı. 1969’da Goncourt Akademisi’ne girdiyse de, kısa bir süre sonra buradan ayrıldı. 1970’te eşi ve politika arkadaşı Elsa Triolet’nin ölümü Aragon’u çok sarstı. 1977’de Ekim Devrimi’nin altmışıncı yıldönümünü kutlama törenlerine resmi Fransız temsilcisi olarak katılan Aragon, son yıllarda yalnızca eski yapıtlarının yeni basımlarını hazırlıyor, kimi konferans ve TV konuşmalarına katılıyordu.

Ocak 1983’te, Paris’te öldü.



Aragon ilk yazı denemelerine çok küçük yaşlarda başlamıştı. Şiir konusundaki görüşlerini cephede tanıştığı Breton’la birlikte geliştirdi. İlk şiirlerini 1918’de Nord-Sud dergisinde yayımladı. Bu şiirler Tristan Tzara’nın öncülük ettiği Dadaizm akımının etkisi altındaydı. Toplum kurallarına, savaşa ve geleneklere karşı oldukları kadar, şiirin o güne değin süregelmiş olan kurallarına da karşı olduklarını belirten Dadacılar, bu karşı çıkışlarını anlamsızlığa dek vardırıyorlardı. Aragon’un 1920’de ilk şiir kitabı Le Feu de Joie “Kıvanç Ateşi” ve bir yıl sonra da romanı Anicet au le Panorama (Anicet) yayımlandığında büyük yankılar uyandırdı, dönemin usta yazarlarından olumlu eleştiriler aldı.

Aragon, 1924’te Dadaizm’den ayrılarak, Breton’la birlikte Revolution Surrealist dergisinde, Gerçeküstücü akımın öncülüğünü yapmaya başladı. 1925’te yayımlanan Le Paysan de Paris (“Parisli Köylü”), bu akımın başyapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

1928 yılı Aragon’un yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Mayakovski ve sevgilisi Lili Brik’in kızkardeşi romancı Elsa Triolet ile tanışması, şairin tüm yaşamını dolduracak bir sevginin ve bundan sonraki şiir serüvenini belirleyecek olan dünya görüşünün oluşumunu başlattı.

Aragon Marxist düşünceyle daha önceleri de ilgilenmişti; ancak 1928’den sonra bu öğreti yaşamını yönlendirmeye başladı. Gerçeküstücüler’le ilişkisini kesen şair, şiirinde geleneksel lirik biçimlere yöneldi. Bu dönem şiirleri üç ana tema etrafında toplanır: Bir toplum biçimi olarak sosyalizmi öven şiirleri; özellikle savaş ve direniş günlerinin yurtseverlik şiirleri; eşi Elsa’da somutlanmakla birlikte, dünyaya, yaşama, doğaya yönelik sevgi şiirleri.

Le Monde Réel (“Gerçek Dünya”) başlığı altında yazdığı bir dizi romanda ise Avrupa burjuvazisinin içten içe çürüyüşünü, işçi sınıfının yaşam koşullarını ve isteklerini dile getirdi. Bunlar arasında en başarılısı sayılan La semaine sainte (“Kutsal Hafta”) adlı romanında, 1810’lar Fransası’nı Marxist bir bakış açısıyla sergiledi. Yazdığı çok sayıda makale ve deneme yazısında ise klasik yazarları yeniden değerlendirdi; Sovyet edebiyatçılarını Fransız okurlarına tanıttı.

Louis Aragon Avrupa’nın çarpıcı değişimler geçirdiği, birbirini izleyen kuşakların değişik sanatsal ve siyasal arayışlar içinde olduğu uzun bir dönem boyunca, çok yönlü kişiliği ve güçlü kalemiyle, değişik sanatsal eğilimlerden hem etkilendi, hem de başkalarını etkiledi. Aragon gençliğinin bireysel başkaldırısını “otomatik yazı” denilen gerçeküstücü teknikle dışavururken akılcı ve devrimci, en politik şiirlerini yazarken özgün ve duyarlı olmayı başarmıştır.



MUTLU AŞK YOKTUR


İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım
Ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin

Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da


Çev: Gertrude Durusoy / Ahmet Necdet 





  ELSA'NIN GÖZLERİ


Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
Orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde

Uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde
Sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer
Yaz meleklerinin eteklerinden bulutlar biçer
Göklerin en mavisi buğdayların üzerinde

Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr
Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince
Camın karılan yerindeki maviliğini de
Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar.

...............

Ben bu radiumu bir pekbilent taşından çıkardım
Benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde
Bulup bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke
Gözlerin Peru'mdur benim Golkond'um Hindistan'ım

Kâinat param parça oldu bir akşam üzeri
Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın
Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa'nın
Gözleri Elsa'nın gözleri Elsa'nın gözleri.


Orhan Veli KANIK

19 Ağustos 2014 Salı

FURUĞ FERRUHZAD / Elif Şafak



Düzene meydan okuyan bir kadın şair


Sene 1935. Bir kız çocuğu geldi dünyaya, Tahran´da. 7 çocuklu bir ailede büyüdü ama kardeşlerinden de yaşıtlarından da farklıydı. Sorgulayan gözleri, büyümüş de küçülmüş sözleri ve dinmeyen merak duygusuyla kabına sığamayan taşkın sular gibiydi. Kitap okumaya, resim yapmaya, dünyayı anlamaya, her şeyden çok sanata düşkündü. Büyüdü Furuğ Ferruhzad (Forough Farrokhzad) oldu.

O zamanki İran bugünkü rejimden farklıydı elbet ama benzer şekilde kapalı bir toplumdu. Çok erken evlendi Furuğ. Henüz 16 yaşındaydı. Kocası mürekkep yalamış, kalem erbabı, entelektüel bir adamdı. Birlikte kitaplarla doldurdular evlerini. Bir sene sonra bir oğulları oldu. İsmini Kamyar koydular. Ne var ki çok sürmedi bu evlilik. 2 sene sonra geçimsizlik sebebiyle ayrıldılar.

Furuğ´un o dönemki İran´da yazıp yayınladığı inanılmaz bir şiir var. Günahlar ve günahkârlar üzerine. İlk dizesi şöyle: Ben bir günah işledim." Bu şiirde genç kadın bir başka erkeğe olan ilgisinden, aşkından ve onunla yaşadığı gizli ilişkiden bahseder. Bir anlamda kendini ifşa eder, özeleştiride bulunur. Şiir yayınlanır yayınlanmaz yer yerinden oynar. Hem toplumun farklı kesimlerinden inanılmaz ağır ve hakaretamiz eleştirilere maruz kalır hem de kendi evinden, bilhassa kaynanasından. Oğlunun vesayetini kaybeder, çocuğunu görmesi bile yasak edilir. Kirli, namussuz bir kadın gözüyle bakar ona toplum, Ne gariptir ki Furuğ en çok da entelektüel kesim tarafından dışlanır. 1955 senesinde ilk şiir kitabı yayınlanır. Yüreğinden, benliğinden, derinden gelen kelimelerle yazar Furuğ. Her dizesi bir feryattır.
Olabildiğine ataerkil bir toplumda genç ve dul bir kadın olarak yaşamak zordur. Hele onun gibi kategorilere sığmayan, özgürlüğüne düşkün biri için. Kendi ayakları üzerinde durmakta kararlıdır. Yazmaya devam eder. Peşpeşe 2 kitap daha yayınlar. Birinin ismi Duvar, ötekinin ismi ise İsyan.

İRAN´DA CÜZAMLI OLMAK
Yazı dışında sanatın diğer alanlarına da ilgisi ve kabiliyeti vardır, bilhassa resim ve sinema. 1962 senesinde bir belgesel çeker. Konu: İran´da cüzamlı olmak! O günkü toplumda bir cüzamlı olarak yaşamanın ne olduğunu anlatır kamerasıyla. İnanılmaz etkileyici bir eser çıkar ortaya. Üst üste uluslararası ödüller alır. İşin ilginç yanı Furuğ bu belgeseli çekerken hakikaten gidip cüzamlılarla yaşamış, onlarla beraber kalmıştır. Üstelik cüzam hastalığının bulaşıcı olduğuna İnanıldığı bir dönemde. Derken çekimler esnasında bir oğlan çocuğu dikkatini çeker. Hem annesi hem babası cüzamlı olan tatlı, iyi huylu bu oğlanın adı Hüseyin´dir. Furuğ´un yüreği sızlar. Çocuğu evlat edinmeye karar verir. Ailesi de onaylar. Furuğ oğlanı alır evine getirir, yedirir, okutur, büyütür. Bir deli kadındır Furuğ. Yüreği dipsizdir, hayalleri hudutsuz. Ona "günahkâr" diyen insanların anlayamayacağı bir başka boyuttadır.


1963 senesinde bir kitap daha yayımlar. İsmi "Bir Başka Doğum". İran şiirinin en önemli eserlerinden biri kabul edilecektir. Avrupa´da bir İranlı, İran´da bir Avrupalı olarak yaşar. Yaratıcıdır, yalnızdır. Oğullarını ihmal eder ama çok da sever onları; erkeklerle ilişkileri hep iniş çıkışlıdır, hep hayal kırıklığı. Kendi kendini tüketen bir fitil gibidir. Bir de maalesef hız düşkünüdür Furuğ, en sevdiği şey arabasına atlayıp tam gaz son sürat yol almaktır. İçinde bulunduğu toplumu ağır aksak, kapalı ve tekdüze bulur, hiçbir şey yetmez ona. Yetinmeyi bilmez. Hep daha çok hız yapmak ister. Hep daha öteye varmak. Sonunda bir gün gene yolda hız yaparken bir trafik kazasında hayatını yitirir.


İran´da şeriat rejimi Furuğ´un tüm kitaplarını yasaklar. Ama onu merak eden, anlamak isteyenlere araştırmacı ve profesör Farzaneh (Ferzane) Milani´nin çalışmalarına bakmalarını hararetle tavsiye ederim. İran asıllı Amerikalı kadın akademisyen inanılmaz bir emek, disiplin ve sevgiyle Furuğ hakkında yazmakta. Kitabının ismi

Peçeler ve Kelimeler.
Genç kızlarımızdan hep mektuplar alıyorum. Haklı şikâyetleri var. Bulundukları ortama ya da çektikleri zorluklara dair. Eğer bu yazıyı okuyan, okuyup da yazar olmak, şair olmak, yönetmen olmak, müzisyen olmak, sanatçı olmak isteyen, lakin çevrenin baskısından ya da insanların hoşgörüsüzlüğünden dolayı morali bozulan genç kızlar varsa, ufacık bir şeyi hatırlatmak isterim. Furuğ nam bu delifişek kadın bütün bunları 1940´ların, 1950´lerin İran´ında yapabildiyse, çıkıp da "Ben şairim" diyebildiyse, sözünün arkasında durabildiyse, bugünün Türkiye´sinde katbekat daha fazlasını başarabilir kadınlar. Birbirimizin hayatlarından, hikâyelerinden, sanatlarından, sevaplarından ve bazen de hatalarından dersler çıkararak, feyz alarak ilerleriz.



22 Mayıs 2011

18 Ağustos 2014 Pazartesi

OTUZ YAŞ INGEBORG BACMANN

MANHATTAN’IN İYİ TANRISI adı altında topladığı radyo oyunlarının yanısıra ve OTUZ YAŞ adlı çok beğenilen bir öykü kitabı vardır. Heidegger varoluşçuluğunun etkilerini taşıyan; otuz yaşına dek kendisiyle hiç yüzleşmeden, hazır bulduğu kurallar içinde yaşamanın oluşturduğu kapanın farkına varan bir kadının kendisiyle hesaplaşmasını ele alır...


“Otuzuna basmış birisi için genç denilir hala.. Ama böyle bir kimse, kendisinde herhangi bir değişiklik farketmemesine karşın, bu konuda kararsızığa düşer; kendisini genç olarak göstermeye bundan böyle hakkı olmadığını sanır adeta.. "

"Bir sabah uyanır, sonradan unutacağı bir gün uyanır ve birden, üzerinde güneşin sert ışınları, yeni başlayan bir gün için her türlü silah elinden alınmış, yatakta yatıyor bulur kendini, bir türlü doğrulup kalkamaz. Kendini korumak için gözlerini kapatınca gerilere doğru düşmeye başlar ve yaşadığı her anla birlikte bir baygınlıktan içeriye doğru sürüklenir. "

"Çöker, boyuna çöker aşağılara, oysa çığlığı sese dönüşemez (çığlık gücü bile alınmıştır elinden, herşey elinden alınmıştır...) ve düşer dipsiz derinlere... derken kendini yitirir, varlığına ilişkin bütün sanıları dağılıp çözülür, söner ve yok olur. Ama yeniden bilinçli durumuna kavuşup titreyerek düşünmeye başladı mı, yeniden bir canlılık kazanıp, çok geçmeden ayağa kalkarak gün içerisine çıkması gereken bir kişi oldu mu, yeni ve harikulade bir güç keşfeder kendisinde... "

"Şimdiye kadarki gibi, falan filan şeyi anımsayışı umulmadık anda ya da kendisi öyle istediği için olmaz; bütün geçmiş yıllarını, yüzeysel ya da derinliğine yaşanmış yıllarını ve bütün yıllar boyunca yaşadığı yerleri acı veren bir zorlamanın altında anımsamaya başlar."

"Kim idi?.. Kim olmuştur?.. Bunu görebilmek için anımsama ağını serper... kendi üzerine serper ağı.. ve kendisini hem av, hem avlayıcı olarak zaman eşiği üzerinden çekip berilere alır. Çünkü şimdiye kadar yalnızca dünden bugüne yaşadı, her gün bir başka denemede bulundu ve kötülükten uzak kaldı. Karşısında pek çok olanaklar gördü... ve sözgelişi herşey olabileceğini düşündü..."

"Büyük bir adam... bir yol gösterici.. bir dahi filozof..."

"Ya da hareketli, elinden iş gelen bir insan; üzerinde triko bir gömlekle kendini köprü yapımında gördü... inşaat alanında tere batmış durumda dolaşırken, araziyi ölçerken, bir sefertasından koyu bir çorbayı kaşıklarken, işçilerle içki içerken gördü... ve sustu hep, çok konuşmasını beceren bir kişi değildi."

"Ya da toplumun çürümüş kagir temelini kundaklayan bir devrimci olarak gördü kendini; ateşli, güzel konuşan, her atak davranışa hevesli biri olarak gördü... Karşısındakileri hayran bırakıyor, hapishanelere düşüyor, çileler çekiyor, başarısızlıklara uğruyor, sonunda savaşıp yengilerin en yücesini ele geçiriyordu."

"Ya da kökü bilgeliğe dayanan bir aylak oldu; müzikte, kitaplarda, eski el yazmalarında, uzak ülkelerde zevk, yalnızca zevk peşinde koştu; sütunlara sırtını dayadı, çünkü yalnızca bir hayatı vardı yaşanacak, bu tek ben’i vardı harcanacak, mutluluk ve güzelliğe aç, mutluluk için yaratılmış ve saltanatın her çeşidine düşkün..."

"En aşırı düşünceleri, düşleri, tasarıları bu yüzden yıllar yılı kafasında yaşatmış, pek genç ve sağlıklı biri olup önünde henüz çok zaman var göründüğünden, karşısına çıkan her geçici işe evet demişti. Sıcak bir yemek karşılığında öğrencilere ders vermiş, gazete satmış, saati beş şilin üzerinden kar kürelemiş ve bir yandan Sokrat öncesi Yunan filozoflarını okumuştu. Müşkülpesent olmaması gerektiğinden bir firmaya öğrenci işçi olarak girmiş, sonra buradan çıkıp bir gazeteye kapılanmıştı; yeni bir diş deliciyle, ikizler konusunda yapılan araştırmalarla ve Stephan Kilisesi’nin onarımıyla ilgili olarak röportajlar hazırlatılmıştı kendisine.."



"Her fırsatta bir dostluğa, bir sevgiye, bir öneriye evet demiş ve bütün bunları da eğreti olarak, sonradan yine hayır demek üzere yapmıştı. Dünyayı işine son verebilir, kendisini işine son verebilir bir nesne olarak görmüştü hep."

"Şimdiki gibi otuzuncu yaşın eşiğinde perdenin kalkacağından, kendisi için başlama yaşının verileceğinden ve günün birinde şimdiye kadar neler düşünüp neler yapabildiğini göstermesi, ne önem verdiğini açıklaması gerekeceğinden bir an olsun korkmamıştı. Binbir fırsattan belki de bininin şimdiye kadar çar çur edildiğini, elden kaçırıldığını ya da içlerinden ancak biri kendisi için geçerli olduğundan çaresiz bunları kaçırmak zorunda kaldığını asla düşünmemişti."

"Asla düşünmemişti ki..."

"Hiç bir şeyden korkmamıştı."

"Kendisinin de kapana kısıldığını ancak şimdi anlıyordu.
Yağmurlu bir temmuz günüyle otuz yaş başlıyor. Eskiden doğduğu bu aya, ilkyaza, sıcakları ve yıldızların olumlu etkilerini müjdeleyen kendi burcuna tutkundu."

"Burcuna tutkun değil artık."

"Bir tedirginlik çullanıyor üzerine. Bavullarını hazırlamalı, odasını, çevresini, geçmişini, terketmeli. Sadece bir geziye çıkış olmamalı bu, buralardan temelli ayrılıp gitmeli. Bu yıl özgür olmalı, herşeye senin olsun demeli, yerini yurdunu, dört duvarı insanları değiştirmeli. Eski hesapları temizlemeli... Herşeyden kurtulmalı, özgür olmak için yapmalı bunları.. Roma’ya gitmeli, kendini en özgür hissettiği ve yıllar önce uyanışını, gözlerinin sevincinin, ölçütlerinin, ve ahlak duygularının uyanışını yaşadığı kente yollanmalı."

"Çevresindeki insanlardan kendini çözüp alacak ve elden geldiği kadar yenilerine gitmeyecek. İnsanlar arasında yaşayamaz artık. İnsanlar onu felce uğratıyor, diledikleri gibi ona biçim vermişlerdir. İnsan bir süre bir kentte kalınca, pek çok kılıklar, sözde kılıklar altında dolaşmaya başlıyor ve “kendi kendisi” olma hakkını gittikçe yitiriyor. Dolayısıyla bundan böyle gerçek yüzüyle görünecek ve artık hep öyle kalacak. Uzun zamandır oturduğu bu kentte böyle bir şeye kalkışamaz, ama özgürlüğüne kavuşacağı o kentte bunu yapacak."

"Bazan seni istemelerine ve senin işe yaramana karşın, bazan senin şu ya da bu kimseye sempati duyup başkalarını gereksinmene rağmen, yine de bütün davranışlarda tatsız bir yan var... artık baş ağrılarıyla ortada dolaşamıyorsun.; hemen bu aşağılayıcı bir antipati olarak yorumlanıyor... Bir mektubu kendini beğenmişlikle, umursamazlıkla karşılıksız bırakamıyorsun. Hiç bir söz vermeye karşıdakileri kızdırmadan gecikemiyorsun artık..."

"Ama nasıl başlamıştı? Topluluk yaşamının o çekişmeli havasına kendini kaptırdıktan hemen sonra dostluk ve düşmanlık ağlarının egemenliği, vesayeti altına girmişti. Cesaretsizliğiyle o günden bu yana çifte bir hayatı geliştirmiş, kısaca yaşayabilmek için çokgen bir hayatı sürdürmüş değil miydi? Artık herkesi, her kişiyi ve çok kere kendi kendini aldatmıyor muydu?"

Afşar TİMUÇİN - FİLİSTİN ŞİİRİ

Siyonizm, Filistin' de bir Yahudi devleti kurma ülküsüydü. Bu ülkü, Macar Yahudisi Thedor Herzl'in 1895'te yayımlanan Yahudi Devleti adlı eserinde açıklanmıştır. Herzl, 1897'de Basel'de ilk siyonist kongresini topladı, ayrıca Filistin'de topraklar satınalma hazırlıklarını başlattı, Adını Kudüs'teki Sion dağından alan siyonizm, bugün dünyamızın bir parçasını kana bulayan önemli siyasal olayların temelinde yatan bir varolmak için yoketme inancıdır. Suçsuz insanlar arasına kin tohumları ektikten ve acımasız düşmanlıklar geliştirdikten sonra dünyaya gözlerini kapayan Herzl, ülküsünün gerçekleştiğini göremedi; ama onun yolunda yürüyenler bu ülküyü büyük devletlerin koruyuculuğu altında gerçekleştirdiler. Böylece, Filistin'in pek kanlı ve pek acılı tarihine yeni acılar eklendi.

Filistin, Yakındoğu'da, Suriye çölü, Lübnan ve Akdeniz arasındadır. Yedinci yüzyıldan günümüze kadar çok savaşlar gördü, ikide bir el değiştirdi, gün oldu haraç verdi, gün oldu üs diye kullanıldı. İlkin Arap istilasına uğradı: Halife Ebubekir zamanınnda Amr İbnül As büyük bir orduyla Filistin'e girdi (634), karşısına çıkan Romalıları yendi, Kudüs'ü aldı (637). Ülkenin fethini bundan sonra Muaviye tamamladı. Artık Filistin, büyük vergiler ödeyen bir gelir kaynağıydı. Onaltıncı yüzyıl başlarına kadar Arapların elinde kalan Filistin, Mercidabık savaşından sonra Osmanlılara geçti (1516).

Osmanlıların burada kurduğu sancaklar, bir zaman sonra emirliklere dönüştü. Bununla birlikte Osmanlılar Filistin'i ellerinde tuttular, hatta onu Napolyon Banapart'a kaptırmama başarısını gösterdiler (1799). Ne var ki, Osmanlı devleti gerilemeye başlamış ve topraklarını koruyamayacak duruma düşmüştü. Filistin bu ara el değiştirdi: Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa bütün Filistin'i aldı. Filistin 1840'a kadar Mısır'ın yönetiminde kaldı, sonra gene Osmanlılara geçti. 1916'da İngilizler Filistin'in fethine giriştiler, bu fetih kanlı çatışmalarla birkaç yılda tamamlandı.

İngilizler Filistin'in fethine giriştiğinde Herzl çoktan yummuştu gözlerini. Ama onun ve onun gibilerin ektiği tohumlar hızla filizlenmiş ve Filistin'de bir Yahudi devleti kurma fikri Yahudilikle uzak yakın ilgisi olan bütün ülkelerde, özellikle A.B.D. ve İngiltere'de pek tutulmuştur. 1885'te Odesa'da kurulan Sion Severla cemiyeti etkili olamamıştı, Filistin' de pek az Yahudi vardı. Ancak, Avrupa ve Amerika'daki zengin Yahudiler paçaları sıvadılar ve 1914'te Filistin'de bir koloni kurmayı başardılar.

1916'da Filistin'e hakim olan İngiltere, bağımsız Yahudi devleti fikirlerini çıkarlarına uygun görüyordu, oyununu bu yolda oynamaya girişti. Bu sırada büyük göç başlatıldı. Yahudi parası hızla çalışıyor ve dünyanın dört bir yanından Filistin'e Yahudiler geliyordu. Bu göç, ülkede hemen karışıklıklara yol açtı. Azınlıkta kalacaklarını anlayan Araplar, 1935 -1939 arasında İngilizlere karşı silâha sarıldılar. Siyonist fikirlerin serpilip gelişmesinde ve gerçekleşmesinde büyük payı olan İngilizler, Filistin'de olaylar büyüyünce, Arap Yahudi kavgasına karışmayı pahalı bir iş sayıp sessizce tası tarağı topladılar ve Filistin'den gittiler. 1948'de kurulan İsrail devleti, siyonizmin zaferini bütün dünyaya ilan ediyordu. 1949’da Birleşmiş Milletler, Filistin'i üçe ayırdı: Gazze, Mısır'ın; Yahudiye ve Gor çukuru Ürdün'ün; Taberiye, batı yaylaları ve Necef çölü İsrail'in oldu.


2.

M.S. 132 -135 arasındaki dağılıştan sonra Filistin'de küçük bir Yahudi topluluğu kalmıştı. Bu topluluk yeni bir devlet kuracak güçte ve etkinlikte değildi. Ama, siyonizmin gerçekleştirilmesi için en uygun yer Filistin'di:
Kudüs kutsal şehirdi, hem Musevilerce , hem Hıristiyanlarca , hem Müslümanlarca kutsal sayılıyordu. Diaspora (Filistin dışındaki Yahudiler ) anayurda, Kenan ülkesine dönmek istiyorlardı. Bilenler hatırlayacaklardır: İsrailoğulları Mısır'dan çıktıktan sonra Sina dağında Tanrı'dan On Emir'i aldılar, kendilerine vadedilen Kenan ülkesine, yani Filistin'e doğru yola çıktılar.

Efsane, Yahudileri bir devlete kavuşturmayı amaçlayan Siyonistlere yardım ediyor, onlara Filistin'i hatırlatıyordu. Ne var ki, oradaki bir avuç Yahudi topluluğunu büyük bir Yahudi toplumu haline getirmek gerekiyordu. Diaspora'nın Filistin'de buluşması tasarısı, Arap halklarının acıları pahasına gerçekleştirildi. Filistin her gün biraz daha İsrail'leştikçe Ve İsrail her gün biraz daha girdikçe Arap topraklarına, Araplar ya yerlerinden yurtlarından oluyorlar ya da İsrail sınırları içinde her gün biraz daha köleleşmeye, her gün biraz daha yok olmaya doğru gidiyorlardı. Bu sistemli yok etme girişimi aralıksız sürmektedir.

Yirmi beş yıl önce(*) yurtlarından kovulup Ürdün'de, Lübnan'da, Suriye'de sığıntı hayatı yaşayan mülteciler, yoksulluk içinde kıvrana kıvrana esaslı bir yaşama kavgası vermeye çalışıyorlar. Sayıları iki milyona yaklaşan Filistin mültecileri bu insanlık dışı durumun bütün ağırlığını omuzlarında taşırken, İsrail sınırları içinde kalan Araplar bir başka ölüm kalım savaşı örneği veriyorlar. Yahudiler «Büyük İsrail» ülküsünü büyük devletlerin, özellikle A.B.D.'nin her türlü desteğinde geliştirirken, Filistinli Arap halkı yoksulluğun, ezilmişliğin büyük acıları içinde kıvranıyor. Ne var ki, Arap-Yahudi kavgası bitmedi. Yıllardır bir, durup bir başlayan savaşlar bizi Filistin'in geleceği üzerinde ikide bir değişik tahminler yapmaya zorluyor. 1973 savaşı, yıllardır İsrail yararına bozulmuş olan dengeyi sağlar gibi, hatta Araplar yararına bozar gibi oldu. Bugün siyonizm, A.B.D.'nin ve başka ülkelerin desteğine rağmen; çetin bir sınav vermektedir. Ayrıca, yüzyıllar boyunca yerlerinde ezilmiş, itilip kakılmış, boğazlanmış olan Yahudiler, artık ezen, boğazlayan bir devletin kurucuları sayılma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Gerçi bütün dünya, İsrailli Yahudiyle Diaspora'yı birbirinden ayırıyor. Ve İsrail'in iplerini elinde tutan büyük para gücünü biliyor. Ama ne olursa olsun, dünyamızın haktan yana olan insanları, tarihin ezilmiş insanlarının torunlarını bugünün ezen insanları olarak görmek istemiyor. Filistinliler direnmekteler. Göreceksiniz, şiirlerinde umutsuzluk yok, yenilmiş insanların çaresizliği Ve boş vermişliği yok. Yarınların eski Kenan ülkesine, vadedilmiş topraklara neler vadettiğini bugünden kestirmek mümkün olmasa da, Filistin Arapların direnişi, insanların ezilmesinden, köleleştirilmesinden yana olmayan insanlara yepyeni umutlar veriyor.


* Metin Eylül / 1976 baskılı…


 3.

Filistin Araplarının bugün gelişen şiiri, dünya şiirine en güzel örneklerini vermiş atan Arap şiirinin kaynağından besleniyor. Bütün dünya kültürüne açık insanların yarattığı bir yeni şiir, büyük bir şiir geleneğini bir kavga şiirine doğru geliştirmekte. Günümüz Filistin şairleri dendiği zaman, şiiri silah yapmış olan usta şairler geliyor aklımıza.

Her şiir; insan dünyasından bildiriler sunar, insanın temel sorunlarını ele alır ve tartışır, "insana kendinde olanı açık etmeye çalışır. Şiir burada kalmaz, daha öteye giderek bugünün sorunlarla, zorluklarla dolu insanını yarının mutlu insanına götürmenin yollarını arar. Bu arayış içinde şiir bir silâh olur, şair de bir savaşçı. Özellikle yaşama kavgası yapan halkların şiirleri, yarınki insana ulaşacak yolları teker teker tartışırken, varolan düzenle açık bir hesaplaşmaya girer; bu hesaplaşma, şiiri bir yükümlü, şairi de bir görevli durumuna getirir.

Ezilmiş insanların dünyasını yansıtan Filistin kavga şairleri, bu görevin bütün sorumluluğunu yüklenmiş insanların sesini ulaştırıyor bize. Bu şairler, okumuşların aydınca sorunlarından çok, egemenliğini yitirmiş bir halkın kavgasını işliyor, kavgasına katılıyor; halkın yanında yer alıyor bu yüzden, halkın sesini kullanıyor, halkın acılarını yansıtıyor. Filistin kavga şairleri yalnızca ideolojik bir tartışmanın içinde değiller, aynı zamanda bir halkın varoluş kavgasının içindeler, bu kavgada yerlerini almışlar, Arap ulusunun düşmanlarıyla savaşıyorlar.

Bu savaşçı şairler, bütün Arap dünyasında, bazen girişimlerini hayatlarıyla ödeyerek, bazen zindanlarda, işkence odalarında gün sayarak, yurttaşlık ve insanlık görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Öyle görünüyor ki, hem savaşçı olarak, hem şiir ustası olarak her gün biraz daha güçlenmekteler. Bir yandan siyonizmin, bir yandan onunla işbirliği yapan emperyalizmin çelik ağını yırtabilmek için tarihin ender savaşlarından birini veriyorlar. Hapishanelerden çok, savaş alanlarında buluyoruz bu şairleri.


4.

İsrail'in zaferiyle biten 1967 çatışmasını hatırlayacaksınız . 5 Haziran sabahı başlayan savaş beş altı gün içinde sonuçlanmış, Ürdün, Suriye ve Mısır büyük topraklar kaybetmişlerdi. Filistin kavga şairleri adlarını bu savaşın meydana getirdiği yıkıntılar arasından duyurmaya başladılar. 1967'den sonra Arap yayımcıları, bu şiirin başlıca temsilcilerini, özellikle Samih El Kasım'ı, Mahmut Derviş'i, Tevfik El Zeyyad'ı gün ışığına çıkarmaya çalıştılar.

Yıllar yılı, Filistin şiiri, verdiği değerli ürünlere rağmen, çok dar bir çevrenin ilgi alanlarına tıkışıp kaldı. İsrail'deki Filistinli Arap şairleri, seslerini hem İsrail'de, hem İsrail dışında duyurmaya çalışıyorlardı; bunu bir ölçüde başardılar ama büyük kalabalıkların ilgisini uyandıramadılar. Arap basını, Arap yayımcıları, Arap kültür çevreleri bu değerli şiire 1967'ye kadar sağır kalmışlardır. Oysa, bu şiir 1964 -1965'te en güzel örneklerinden bazılarını vermiş, değerini ortaya koymuştu.

Beş altı gün süren 1967 savaşı dikkatleri Filistin üzerine toplarken, kültür adamlarının dikkatlerini de Filistinli şairler üzerine çekti. Böylece, o zamana kadar bir köşeye sıkışıp kalmış olan yeni Filistin şiiri gazetelere kadar yayıldı: gazeteler Filistinli şairlerin şiirlerini tartışmaksızın ve eleştirmeksizin sayfalarına alıyorlar, onları halka ve bütün insanlığa duyurabilmek için büyük çaba harcıyorlardı. Filistin kavga şiiri işte bu hareket içinde gelişti ve usta işi örneklerini vermeye başladı. 1936 kuşağının (İbrahim Tukan, Abdürrahim Mahmut, Ebu Salma v.b.) ortaya koyduğu şiir beğenisi, yeni bir yorumla, yeni bir dünya görüşü içinde yeni bir atılıma giriyordu böylece.

Böylece, estetik kaygılara birinci planda yer veren, ayrıca insanın bütün temel sorunlarını bütün insanların anlayabileceği basit bir dille işleyen, ezilmiş. bir halkın kavgasını, umudunu, acılarını, kırgınlıklarını, yoksunluklarını genelleştirerek dünyanın bütün ezilmiş halklarının sesi haline getiren, bütün bunları yaparken kuruluklara, marş duyarlıklarına, kaba ve katı söyleyişlere düşmeyen başarılı bir şiir ortaya çıktı.


  5.
Filistin şiirindeki gelişimlerin Arap dünyasındaki siyasi gelişmelere bağlanması 1948'den sonradır. Bu bağlanışta Mısır devriminin (1952), Küba devriminin, Cezayir'in bağımsızlığa kavuşmasının rolü büyük olmuştur. 1948, Filistinli için önemli bir tarihtir: Filistin'de Arap toplumunun düzeni bu tarihte yerle bir oldu. Bu sarsıntı, Filistin'in kültür hayatına da büyük bir darbe indirdi. Çoğunluğunu toprağa bağlı insanların meydana getirdiği Filistin halkı, kültür baskısına karşı koyamadı. İsrail toprakları içinde kalan Arap halkın kişiliğine sahip çıkmaması, İsrail'in etkisi altında erimeyi göze alır görünmesi siyonistlerin işine yaramıştır. Ancak, bir süre sonra gerçek tepkinin doğmaya başladığı görüldü. Halkın dünyasını yansıtan, halk geleneğine yaslanan, halkın söyleyişini kullanan bir şiir şehirlerde çiçeklenmeye başladı.

1950 yılında işgalciler ünlü halk şairi Hümeyrad'ı ipe çekerken, boğulan bir şiirin kaç yeni şairde yepyeni şiirlere dönüşeceğini hesaplayamadılar. Şair öldürmek her zaman tehlikelidir. Bu baskılardan, lirik ve karamsar bir şiir anlayışı doğdu. Gerek İsrail topraklarında, gerek İsrail toprakları dışında kalan şairler, yalnızlığın, acının, kırılmışlığın şiirini yazdılar, bu şiirin duygu yükü, ideolojik yükünü çok aşıyordu.

Bu gelişme, yavaş yavaş, ideolojik temeli olan ve kavga şiiri adını kazanan yeni bir şiire yol açtı. Filistinlilerin yepyeni umutlar peşinde kavgayı omuzlamayı göze almalarına koşut olarak, Filistinli şairler bir kavga şiiri oluşturma yolunu tuttular. Bir halkın kendi açmazlarına aydınlık bir gözle bakışı bu tür umutlar, bu tür atılımlar getirmiştir her zaman. Filistin kavga şiiri ve Filistin direnme örgütleri 1967'den sonra etkin bir güç haline geldiler. Bu tarihten sonra Filistinli şairlerin tarihsel görevlerini tam anlamıyla yerine getirebilmek için, yurdundan kovulmuş, yurdunda köleleştirilmiş bir halkı kurtarabilmek için kolları sıvadığını görüyoruz.



 6.
Filistinli kavga şairlerinin birçok sorunu var. Başlıca sorunları: İsrail toprakları içinde, İsraillilerin elinde kalan ve iyi düzenlenmiş bir “İsraillileştirme” siyasetinin kurbanı olan insanlara benliğini, tarihsel görevini, yurt sevgisini unutturmamak; öte yandan, İsrail toprakları dışında yaşayan mültecileri yoksunluğun ve umutsuzluğun pençesinde kıvranan insanlar durumundan kurtarmak, onları yurt topraklarını düşmandan geri alacak savaşçılar durumuna getirmek. Bunu yapabilmek için, bu kavga şairleri, ezilmiş bir halka, insan olmanın anlamını gösteren, umudu, direnci, yıkılmamayı öneren güçlendirici şiirler sunuyorlar. Onlar bu tutumları içinde birer yetiştirici, birer öğretmen, birer eğitmen görevi yapıyorlar. Diyebiliriz ki, Filistinli kavga şairleri artık bir halkın, dağılmış, ezilmiş bir halkın umut kaynağı olmuşlardır.

Bu şairler, bütün bir halkın dünyasını altüst eder! Olayları çocukluklarında yaşayıp insan için direnme zorunluluğunun bilincine çok erkenden varmış kimselerdir. Bakın, Mahmut Derviş ne diyor: "Çocukluğum, tüm halkımın dramıyla ilişkili olarak, kişisel dramımın başlangıcı oldu. ( ... ) 1948 yazının o gecesinde, dingin bir köyde atılan mermiler ayırım gözetmedi. Altı yaşındaydım, zeytinliklere, sonra dağlara koşar buldum kendimi, bazen yalınayak, bazen yere kapaklanarak. Korkuyla ve susuzlukla geçen kanlı bir geceden sonra, Lübnan denen ülkede bulduk kendimizi.» Yoksunluğun ve yılgınlığın damgasını taşıyan bu çocukluk, giderek kavgacı bir büyüklüğe dönüşecektir. Bu güç çocukluğu Samih El Kasım başka türlü anlatır: «Benim gerçek doğumum 1948'de oldu, çünkü hatırladığım ilk imgeler bu yılda ortaya çıkan olayların imgeleridir. Tüm düşüncem ve hayatımın imgeleri bu «48" simgesinden başlar.» 



 7.
Bir direnişin duygu ve düşünce yanını temsil eden insanlar, bütün dünyaya seslerini duyurdular artık. Bütün dünya onların ağzından siyonizmin zulmünü, emperyalizmin oynadığı çirkin oyunları, yersiz yurtsuz bırakılmış suçsuz insanların çektiklerini öğreniyor. Filistin kavga şairleri bir yandan birer savaşçı, bir yandan da dünya kamuoyu önünde birer doğrulayıcıdırlar. Şiirlerinde kendini halka ve insanlığa adamış bütün şairlerin, Nazım'ın, Neruda'nın, Eluard'ın, Alberti'nin, Celaya'nın derinliğini, yalınlığını, duyu, aydınlık, umutlu bakışını buluyoruz.

Mahmut Derviş'te Nazım'ın yumuşak ama dirençli havasını bulacaksınız. Samih El Kasım size belki Neruda'yı hatırlatacak. Tevfik El Zeyyat’ta Otero ile ortak yanlar göreceksiniz;. Çökmüşlüklere, yıkılmışlıklara, vazgeçmişliklere başkaldıran öfke ve güzelliklere, umutlara, kardeşliklere açılan sevgi, halk ve insanlık için yazan şairlerin ortak yanıdır, bu şairlerin birbirlerine benzemeleri, birbirlerini andırmaları bundandır, bu ortak bakıştandır, bu insanı yüceltmeye yönelen, tutumdandır.

Vietnam şiirinden söz ederken şöyle demiştik: « Vietnam şairleri, artık şiir işlevini yitirdi diyecek kadar ucuzlayan ve yozlaşan sözde kültür insanlarına şiirin bir eğlence değil, ama gerçek bir silâh olduğunu göstermişlerdir.» Aynı sözü Filistin'in bu usta şairleri için de söyleyebiliriz: Onlar, sözü silah yaptılar, hiç susmayacak bir silâh, düşmana uykularını kaçırtan bir silâh, bombalardan daha güçlü bir silâh.

Moşe Dayan, Fatva Tukan'ın şiirinden korkmakta haklıdır. Kötülerin düşmanıdır şiir. Suçsuz insanlara en büyük acıları tattıranlara şunu söylemek isteriz: Korkun şairlerden!


-Filistin Şiiri Antolojisi A.Kadir-A.Timuçin-Süleyman Salom / 1979